Arkadaş – 4. Sarmal

Arkadaş

4. Sarmal

“Sorumluluk kendimize olan sorumluluğumuzdur. İnsanın kendine yönelik en büyük sorumsuzluk biçimi, diğer insanlara ve olaylara ilişkin sorumlulukları, önüne çıkıverdikçe ve kayıtsızca kabul etmesidir.”

John Page

 

Şiirlerin ikisini de beğenmişlerdi. Özellikle Varlık Bey, Sızı’ya şiirleri birkaç kez daha tekrarlatmıştı. Büyük bir hevesle hem Beyefendi hem de Hanımefendi şiirlerle ilgili yorumlar yapıyor onlara çağrıştırdıkları öteki şairleri anlatıyorlardı. Dışarıdan baktığımda zekaları ne kadar etkileyici gelirse gelsin belki de onların küçücük saydığı konular üzerinde yaptıkları birkaç saptama benim için onlarn değerini gözümde birden alabildiğine dibe vuruyordu. Yazmaya başladığım ilk dönemlerden bu yana ürettiklerimi çevreme okutma konusunda gönülsüz olmuşumdur. Hem benim çekingenliğim hem de kendimi pazarlıyormuş hissinin verdiği utanç beni böyle bir rayda ilerlemeye yönlendirdi. Yazdığımı bilenlerin sürekli ısrarları sonucunda dayanamayıp birkaç parça karalama okuttuğumda ise anlam veremediğim biçimde ilk eğilimleri, beni birilerine benzetmek oluyordu. “Aa filancanın da buna benzeyen bir şiiri var.”, “Tıpkı falanca gibi yazıyorsun o da böyle söz oyunlarını sever.” Bu yorumlar o kadar canımı sıkardı ki kendimi adı geçen kimselerin bir uzantısı olarak hissederdim. Sanki ne yaparsam yapayım kendi özümü yansıtamayacakmışım gibi. Onları elbette ben de seviyordum. Yazdıklarını okuyarak beslenmiştim. Sabahattin Kudret Aksal’ın dediği gibi “Ölüleri yedikçe büyüyoruz.” Ancak her ne kadar onlardan bir kalıt olsa da zihnimde, günün sonunda ben yine Arkadaş’tım. Ve isteğim ölüleri yedikçe, yarın bizi yiyeceklere büyümekti. Bu noktada belki de Sızı’yla aramdaki derin bağın güçlü ilmeklerinden biri de yazdıklarımı okurken zihninde beliren ilk düşüncelerin, öteki sanatçılarla aramdaki benzerlikler değil, onlarda olmayıp da bende gördüğü farklılıklardı. Bu yüzden ürettiklerimi çok uzun bir zamandır yalnızca ona okutuyorum. Ki ona bile, duyduğum bu pazarlama hissinden dolayı epey seyrekçe. Bunun yanında benim verdiğim emeğin onda birini vermeye erinen arkadaşlarım bir parça yazı karalasa onu erişebildikleri herkese gösterme niyetinde olmuşlardı. Evet, okutma değil tam olarak gösterme. Sanki yazdıklarını bir şeyi anlatma, içinden bir düğümü daha dışarıya çıkarma amacıyla değil de “Bakın ben de yazdım.” diyebilmek için ulaştıracak insan arıyordular. Sürekli daha fazla insan. Söylenen ya da verilen öğütlerin, yazılanlar üzerindeki tartışmaların hiçbir önemi yokmuşçasına yalnızca daha fazla kişiye ‘gösterebilmek’ hevesi ve hırsıyla iki bin yıllık yazıtın göğsüne define bulmak umuduyla kazma sallayanlar gibi benim de yüreğimin orta yerinde düğümlenen onca ikileme hançeri saplıyordular.

Ben yazdıklarımı kimselere göstermeyerek iyi mi ediyorum, bunu da bilemiyorum artık. Yıllar boyu, birilerinin beni oturduğum kuytu köşede, yitik bulmuş gibi keşfetmesini bekledim. Ne var ki yaşam, birilerinin bizim için çizdiği bir oyundan çok her adımını kendimizin atmak zorunda olduğu bir maceraya benziyor. Olasılıklar denizinin kumsalında adım atmadan geçen her an, daha da uzayıp genişleyen göz erimine bakmak içimde büyüyen hareket korkusunu iyice belirginleştiriyor. Onca zaman onanmayı bekleyen ben – belki de ‘gösterme hırsının’ egemenliğindeki insanlara bir tepki amacıyla onların tam karşısında – olduğum yerden kalkmayarak ömrümü heba ediyordum. Bu hareketsizlik kimi cezalandırmıştı? Ya da kimi cezalandırmasını umuyordum? Neredeyse yürümeyi unutmuşken yeniden sandalyeden kalkmak ve kendi kaderinin sorumluluğunu almak her şeyden daha çok üzerime biniyordu. Omzumuzdan düşmeyen geçmişin yükü bu olabilir miydi?

Ofistekiler kendi aralarında şiirlerimi hamur gibi yoğururken yüzümü çevirip bakmaya çekinsem de aklım Sızı’daydı. Kafamda dolaşan bir soru vardı: Sızı bunları nasıl bilebiliyordu? Bir türlü sohbetin akışına kendimi bırakamıyordum. Tam konuya uyum sağladım derken yeniden aklıma aynı soru geliyordu ve tüm odağımı yitiriyordum. Varlık Bey gibi kurnaz bir insanın zihnine girmek zorunda olmanın getirdiği kaygı ve ürkütücülük yetmezmiş gibi bir de içime bu kuşku tohumu ekilmişti. Bir ara her şeyi bir kıyıya bırakıp Sızı’ya “Sen bu şiirleri nasıl öğrendin?” diye sormanın eşiğine gelmiş olsam da bunu yapamayacağımı adım gibi bildiğimden sakinleşmeyi becermiştim. Varlık Bey bir dergide yazıp yazmadığımı sormuştu. Az önce henüz şiir yazdığımı dahi kanıtlayamamış olmanın verdiği ağırlığı tüm yoğunluğuyla yaşarken bu sorunun gelmesi aynı açmazı yeniden yaşamama neden olmuştu. Biraz üzgün biraz da buruk bir ses tonuyla “Maalesef” diyebildim yalnızca. Bu halim onda da kötü bir izlenim uyandırmış olacak ki bana yardımcı olabileceğini söyledi. İşler giderek tuhaflaşıyordu. Eski eşini, öz kızıyla tehdit eden bir adam bana en büyük hayalim için yardım edebileceğini söylüyordu. Bahtımın kapıları çıkmazlara açılıyordu. Sanki biri benim yaşamımı harf harf yazıyor da kimi yerlerde kantarın topuzunu kaçırıyormuş, benimle oyun oynuyormuş gibi.

Bir şeyi başarmanın kıyısında olup da sanki hiç başaramayacakmışım hissini dört bir yanımda hissediyordum. En sevdiğim şey olan şiirler bu sohbetin içinde giderek üzerime katlanılması ağır bir yük bindiriyordu. Bu konunun derinleşmesi benim gibi Güneş Hanım’ı da bunaltmış olacak ki sohbeti yavaş yavaş sergiye ve daha da önemlisi serginin başrolü 1952’ye getirmişti. Varlık Bey tablonun adını duyunca belli etmek istemese de biraz heyecanlı biraz da huzursuz bir görüntü çizmişti. Güneş Hanım, konuşmanın başında söylediği gibi Beyefendi’nin tabloyla ilgili pek çok bilgisi olduğunu yeniden söyleme gereği duymuştu. Ofiste tabloyla ilgili en az bilgisi olan ben olduğum için birkaç soru sormak istemiştim. Ancak Varlık Bey, bu fırsatı bana bırakmıyordu. Sürekli olarak konuşmada etkin yer alıyor ve canlılığını hiç yitirmiyordu. Zihnine girebilmem için uygun ortamı hazırlaması gereken Güneş Hanım konuyu tabloya getirerek pek de iyi yapmamıştı. Varlık Bey sohbet sırasında dalmak şöyle dursun enerjisiyle bizi de diri tutuyordu. Tablonun ince ayrıntılarıyla konuşurlarken bir ara bir boşluk yakalayıp söze girdim: Belki biraz garip olacak ama tabloyla ilgili çok az bilgim var. O yüzden kusuruma bakmazsanız çok daha temel bir soru sormak istiyorum. Bu tablonun öyküsü nedir?

Bir şeyi anlamak için önce basitleştirmem gerek. Eğitim hayatımda da bu böyle olmuştur. Daha temel bir girişi olmadan damdan düşer gibi konuya ortadan dalınca alfabeyi öğrenmeden okuma yazmayı çözmeye çalışıyor gibi hissediyorum. Neydi bu tabloyu bu denli değerli kılan?
Hararetlenmiş sohbetin ortasında akışın ivmesini düşürecek bir soru sorduğum için bilgisizliğimden dolayı beni küçük göreceklerini düşünsem de Beyefendi hiç de beklemediğim biçimde bana sanki yıllardır ona bu sorunun sorulmasını beklemişçesine durumu tane tane anlatmaya başlamıştı.

“Tablonun ne zaman çizildiği kesin olarak bilinmiyor. Geçtiğimiz yıllarda yaşını hesaplamak için testler yapıldı. En az dört yüz en çok altı yüz yaşında olduğunu söylediler. Benim tahminim bin beş yüzlerin başı ya da ortası yönünde. Bunun yanında tabloyu kimin çizdiğini de bilmiyoruz. Bununla ilgili de kimi öngörüler var ancak içlerinde temeli olan bir düşünce yok.”

Beyefendi anlattıkça kendimi bir kapının eşiğinde gibi hissediyordum. Kapı o kadar yalın ve süssüz görünüyordu ki bunca insanın nasıl bu eşiğin ardına bu denli anlam yüklediğine şaşırıyordum. Ancak ister istemez o kadar insanın orada toplanması bende de aynı beklentiyi doğuruyordu. Bu kapının ardında ne vardı? Kimin çizdiği belli olmayan binlerce yaşlı tablo vardı. Peki neden 1952 bu kadar değer görüyordu? Sahi adı neden 1952’ydi? Ben aklımdan bunları geçirirken Beyefendi bana nazire yaparcasına adının nereden geldiğini anlatmaya başlamıştı bile. Bir an içim ürpermeyle dolmuştu. Her ne kadar ilk başta anlamlandıramasam da birkaç saniye geçtikten sonra neden böyle hissettiğimi düşünmeye çalıştım. Sanırım benim gibi bir başkasının da benim zihnime girme olasılığından korkmuştum. Şu ana dek hep insanların zihnine girmeye veya bunun yarattığı sorumluluklara odaklanmışken şimdi bir başkasının benim zihnime girme seçeneğinin oluşturduğu gerilimi yaşıyordum. Cümlelere dökemesem de Sızı’ya hak verme isteği içimi çepeçevre kuşatmıştı. Gerçekten de rahatsız edici bir duyguydu. Birilerinin sana sormadan aklının dört bir yanını görebilmesi. Zihnimi de insanlardan koruyamayacaksam birey olmamın ya da birbirimizden farklı kişiler olmamızın ne anlamı kalıyordu? Öyleyse hepimiz zihinlerimizi ortaklaşa kullanıp ortadan kişiselleşmeyi kaldırıp ortaya distopik romanlarda olduğu gibi tek tip bir toplum çıkarabilirdik. Tanrı’m acaba korktuğum şeyin tetikleyicisi ben olabilir miydim? Benliğimi, benliğimizi yitirmekten korkuyordum. Peki şu an zihnimizi dış dünyaya kapatarak bireyleşmiş mi oluyorduk? Bizi özgünleştiren, bir şeyleri saklayışımız mıydı yani? Çevreme dönüp bakınca distopik romanlardaki kişilerden ne kadar farkımız vardı? Tek tipleşmek için illa aynı giysileri giymemiz gerekmiyordu. Bir kişinin söylediklerine koşulsuz inanan, birbirleriyle ezberlenmiş kof cümlelerle ağız dalaşına giren binlerce insan tek tipleşmenin bir ürünü değil miydi? Daha da korkutucusu, ben de onlardan biri olmuyor muyum? İçimdeki en büyük ikilemlerden biri de bu: Ya ben de en çok şikayet ettiklerim gibiysem. Zihnimden dizeler gözlerimin önüne doğru uçmaya başlamıştı bile. Ancak bu kez tanıdıktılar. Yakalayamadığım bir hızla yanıp sönüyordular sanki. Sırası geçen hemen beynimdeki mahzenine geri dönüyordu:

Bak bu insanlar hep şeytan
Cidden
Bana inan
Punduna getirip bükerler belini insanın
Ama ben başka
Hele sen benden de başka
Bak bu insanlar hep numaracı
Cidden
Belli amacı
Kıstırmak seni düştüğü kapana Samsa’nın
Ama ben başka
Hele sen benden de başka
Bak bu insanlar her boku biliyor
Cidden
Birkaç soru sor
Anlarsın güçlüğünü duvarlarını sarsmanın
Ama ben başka
Hele sen benden başka

Yaklaşık bir yıl önce başlamıştım bu şiiri yazmaya. Yine aynı noktaya gelmiştim işte. Bu şiiri bitirememiştim. İki bölümü daha vardı ama onları şu an anımsayamıyordum. Üzerinden bir yıl geçmesine rağmen hala yarım ve o yarım haliyle hala doğru. Ben içimde uçsuz bucaksız denizlerde fırtınalarla boğuşurken Beyefendinin tok sesi beni yeniden kendime getirmişti:

“Dediğim gibi tablo bulunduğunda eski olması dışında pek önem atfedilmemişti ancak sonrasında ayrıntılı incelenince sahile vurmuş balina görüntüsünün altında X-ışınıyla bakıldığında denizaltıya benzeyen bir çizim bulunmuş. Diyebilirsiniz ki bunda ne var? Aslında tablonun Nijer’de bir maden yakınlarında ortaya çıkması dışında şaşırılacak bir yanı yok. Denizi olmayan bir ülkede karaya vurmuş bir balina çizimi olmasından daha şaşırılacak bir şey varsa o da bu balinanın aslında bir denizaltı olmasıdır. Bundan da şaşırtıcı olansa bu tablonun beş yüz yıllık olmasıdır. Kim bilir belki de ilk Moby Dick bu tablodadır.”

Kafamın içi yeni paydos okulmuş ilk okul bahçesi gibi karman çormanken Beyefendi’nin anlattıklarını neredeyse anlayamamıştım. Neler diyordu? Yarım saat içerisinde o kadar şaşıracak olay olmuştu ki bu hikayeye yalnızca tepkisiz bakabilmeyi becerebilmiştim.

“Peki böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?” diye sordum konunun kesilmemesi için.

“Elbette her bilinmezde olduğu gibi bu olayı da açıklamak için ortaya atılan düşüncelerden biri uzaylıların tabloyu yaptığı, biri tıpkı piramitlerin nasıl yapıldığını açıklayan insanların öne sürdüğü gibi bizden daha gelişmiş ancak bir tufanla haritadan silinmiş insanların eseri olduğu yönünde. Ancak bunlar dayanaksız, fantastik düşünceler. O yüzden bunların doğru olduğunu düşünmüyorum.”

“Sizin bir düşünceniz var mı peki?”

“Benim hepsinden daha dayanaksız ve daha fantastik bir düşüncem var.”

Sözüne kaldığı yerden devam ederken beyefendinin yüzünde ilginç bir coşku ve neşe belirmişti: Ancak şimdi burada açmayı doğru bulmuyorum. Yalnızca elimizde bir ipucu var. Her ne kadar zayıf da olsa onun ardından gitmeyi düşünüyoruz. O yüzden yakın zamanda Irak’a gitme planımız var. Büyük olasılıkla önce eşim gidecek. Bildiğiniz gibi onun Arapçası benden çok daha iyi. O Irak’tayken ben de çalıştığım gazeteyle görüşmeyi planlıyorum. Eğer Irak’ta aradığımız ipucunun devamını yakalarsak gazeteden para koparabileceğime inanıyorum. Sonrasında neler olacağını doğrusunu isterseniz ben de öngöremiyorum şu an. Kısaca şunu söyleyebilirim ki bu tablo büyük bir çarkın yalnızca bir parçası. Ancak en ünlüsü. Çarkın karanlıkta kalan öteki parçalarından birini bulmanın yakınındayız.”

Beyefendi konuştukça Varlık Bey’in neden bu tabloyu bu kadar istediğini anlamaya başlamıştım. Güneş Hanım’ın Varlık Bey’in her şeyi olmasına karşın neden bu tabloyu istediğine anlam verememesi şu an bana uzak geliyordu. Varlık Bey tabloyu ele geçirince onun yalnızca cismine değil ardında sakladığı tüm bilinmezliğe, üne ve dahi Beyefendi’nin anlattığı o büyük çarka da sahip olmuş oluyordu. Öyle sanıyorum ki tablonun içeriğinin onun gözünde başından beri en ufak bir değeri yoktu. O yalnızca şu an kimseye ait olmayan bu soyut varlıkları kendine mal etme isteğindeydi. Güneş Hanım’a ise şu an anlam veremesem de kızıyla tehdit edilen bir annenin muhakeme yeteneğinin hiç hasar görmeden eskisi gibi sağlam kalabilmesinin güç olduğunu da görüyordum.

Sohbet benim için ana amacından uzaklaşmış giderken ben de Varlık Bey’i alt edecek anı kovalamayı bırakmış, akışın ritmine kendimi bırakıvermiştim. Ne var ki Varlık Bey’le Hanımefendi arasında geçen konuşma sırasında gözlerim bir an Güneş Hanım’a takılmıştı. Onunla sergi salonunda ilk kez tanıştığımız andaki soğuk ve mağrur kadını yeniden görüyor gibiydim. Avına odaklanmış bir dişi aslan gibi bakışlarını Varlık Bey’in yüzüne sabitlemişti. Sohbetin yönlendirilemez bir ilerleyiş içinde aktığını düşünürken kararlı bakışlarında aslında başından beri her şeyin onun müsaadesi altında geliştiğini okumak zor değildi. Kızı için yardım isterken giydiği telaş hırkasını üzerinden çıkarmış, istediğini alma amacıyla en uygun an için sabreden görüntüsüyle beni bir kez daha şaşırtmıştı.
1952’nin buradan sonra gideceği duraklardan söz açılmışken hamlesini yapmıştı: Varlık, hatırlar mısın beş yıl önce, seninle Brüksel’de 1952’yi ilk kez görüşümüzü?

Bu soruyla birlikte Varlık Bey’in ışık saçan yüzü duvara çarpmış gibi kaskatı kesilmişti. Kaza yapıp savrulduktan sonra hemen ayağa kalkıp yürümeye çalışan insanlar gibi darbe almasına karşın ilkel bir içgüdüyle iyi olduğunu göstermek istercesine yüzündeki donukluğu yok saymaya çalışıyordu. Aceleyle ne dediğini kendisinin de bilmediği bir şeyler söylemeye çalışırken Güneş Hanım atağını sürdürüyordu: 1952’nin bir önceki turnesinde Brüksel’deki galeride çalışıyordum o sıralar. Daha önce sürekli adını duyduğumuz ancak canlı canlı görmeye fırsat bulamadığımız tablonun bizim galerimize geleceğini öğrenince çok sevinmiştik. Tabii Varlık’ın ilgisinin ne derecede olduğunu o zaman tahmin edersiniz. Benimki, onunkinin yanında yok gibiydi.

Güneş Hanım sözlerini sürdürdükçe Varlık Bey koltuğunda daha da katılaşıyor, sanki Güneş Hanım’ın ağzından uygunsuz bir söz çıkarmasından ürkercesine iyice geriliyordu. Görünen oydu ki Güneş Hanım da bunu anlamıştı ve durmaksızın ilerliyordu. O anlattıkça benim de beş yıl öncesinde onu neyin bu kadar tedirgin ettiğine ilişkin merakım artıyordu.

“O yıllarda Varlık’la evliydik. Son evli yıllarımız hatta.” Güneş Hanım’ın ağzından bu sözler çıkar çıkmaz Varlık Bey sessizliğini birden bozdu: Bunun sırası mı şimdi Güneş?

Ortamın sohbet boyunca aldığı sıcaklık dağılmaya başlamıştı. Hepimiz oturduğumuz yerde toparlanma ihtiyacı hissetmiştik. Beyefendi ve Hanımefendi göz ucuyla birbirlerine bakıp işaretleşiyordu. Benim de içimden Sızı’ya bir şeyler söylemek geldiyse de Varlık Bey’in zihnine girmek için uygun anı kollamam gerekiyordu. O yüzden gözümü bir an olsun onun üzerinden ayırmamaya özen gösteriyordum. Güneş Hanım, Varlık Bey’i iyice kendi ağına doğru çekiyordu.

“Biz seninle evliliği yürütemedik yalnızca. Dostluğumuzdan bir şey eksilmedi.” dedi Güneş Hanım yarı ciddi yarı alaycı bir ses tonuyla. Söylediklerinde samimi miydi yoksa onun kafasını mı karıştırmak için böyle bir yolu seçmişti anlayamıyordum. Artık neyin gerçek neyin sahte olduğunu ben de kaçırmıştım. Varlık Bey gibi ben de dağılmış olsam da ondan tek üstünlüğüm zihnine girilecek kişinin ben olmayışımdı.

“Brüksel diyince aklıma kim geldi dersin?” Güneş hanımın sorusuyla Varlık Bey donup kalmıştı. Biraz öncesine kadar düşe kalka da olsa onunla baş edebilmesine karşın şimdi ağzından yalnızca tek bir cümle dökülebilmişti Varlık Bey’in: Neden bunu yapıyorsun?

“Salonda gördüğünüz performans tablomu ilk kez Brüksel’de sergilemiştim. Neredeyse altı yıl oldu o tabloyu çizeli. Özleyiş’i resmetmiştim. Bu arada Özleyiş bizim kızımız. Çocuklar biliyorlar gerçi ama siz bilmiyorsunuzdur.”
Hanımefendi söze karıştı: Kızınız olduğunu bilmiyordum. Daha önce buralarda hiç görmüş olabilir miyim Güneş Hanım?

“Hayır, görmediğinize güvence verebilirim. Biz ayrıldıktan sonra ikimize de biraz küstü. Odur budur daha başına buyruk. O yüzden galeriye de çok seyrek gelir. Geldiğinde de çok az kalır. Görmüş olmanız çok uzak bir olasılık. Ancak tanısanız, eminim çok iyi anlaşırsınız.”

Güneş Hanım kızından bahsederken o kadar soğukkanlı konuşuyordu ki Hanımefendi’ye Özleyiş hakkında renk vermemesi bir kez daha şaşırtmıştı beni. İkisi arasında süren konuşmaya ben de tam kapılacakken anlık bir kavrayışla kendime geldim. Varlık Bey! Gözlerini yere dikmiş, bir şeyler düşünüyordu. İşte oyuna benim dahil olacağım an gelmişti. Yıllarca hareketsiz kalmış ben, bir şeyleri değiştirmenin kıyısında tereddüt etmeden ilk adımımı Varlık Bey’in zihnine atıyordum. Gözlerinin içine baktım: Kim bilir aklından neler geçiriyordu?

●●●

Parıltı ağır ağır dağılıyordu. Bir an önce alacağımı alıp gitmenin telaşı içinde hızlıca çevreme bakındım. Çatı katında, karanlık bir yatak odasındaydım. Odada bir sürü eşya vardı ancak her biri yerli yerindeydi. Hiçbir dağınıklık görünmüyordu. Buna karşın tanımlayamadığım bir eskimişlik seziyordum. Sanki oda yıllardır kullanılmıyormuş gibi tozlu ve rutubetli bir izlenim oluşturmuştu bende. Tozu görmüyordum ancak hissedebiliyordum. İleride tam karşımda çatının alçalıp pencereyle birleştiği yerde pencereye koşut bir yatak vardı. Yatağın bana bakan yüzünde sırtı bana dönük biçimde Varlık Bey duruyordu. Karşısındaysa bir kadın vardı. Yüzünü göremiyordum ancak onun Özleyiş olduğunu biliyordum. Konuşmuyordular. Yalnızca Varlık Bey boynunu eğmiş yatağın üzerinde bir kazağa – olasılıkla Özleyiş’in- dokunuyor, onu evirip çeviriyordu. Özleyiş yatağın kıyısına oturmuş hiçbir şey söylemeden duruyordu. Yüzünde garip bir donukluk vardı. Daha hengameli bir zihinde olmayı beklerken tersine odanın her yerinden dinginlik yayılıyordu. Varlık Bey bir şeyler söylemek istiyor gibi duruyordu ancak sanki burada on yıl da beklesek ağzını bıçak açmayacaktı. Özleyiş ise konuşmak şöyle dursun mimiklerini bile değiştirmiyordu. Orada dururken bir an Özleyiş’in sesinin nasıl çıktığını çok merak ettim. Ancak onu duyma olasılığım şimdilik görünmüyordu. Acaba gerçek yaşamda daha önce sesini duymadığım birini, bir başkasının zihnine girdiğimde işitebilir miydim?

Varlık Bey’le göz göze gelmekten kaçınarak pencereden dışarıyı görecek biçimde ilerlemeye çalıştım. Bir an önce nerede olduğumuzu anlamam ya da hiç değilse Güneş Hanım’a yol gösterecek kadar bir ipucu bulmam gerekiyordu. Duvarın dibinden ayrılmadan birkaç adım attım. Ancak pencerenin arkasında hiçbir şey görünmüyordu. Bir sisin ya da dumanın görüşünüzü kapatmasından daha çok bir sitkom dizisinde dekorun bitmesi gibi bir görünmezlik. Büyük olasılıkla Varlık Bey’e odanın dışında kalan hiçbir şey bir anlam ifade etmediği için zihninde de bu ayrıntılara yer vermemişti. Ne yapacağımı bilemeyip yeniden eski yerime doğru dönmek istedim. Ancak arkama döner dönmez Varlık Bey’i birden karşımda buldum. Başını elinde tuttuğu kazaktan kaldırıp yüzüme öfkeyle bakmaya başladı. Ne olduğunu anlamlandıramasam da zihninden çıkmamak için hemen gözlerimi ondan kaçırdım. Çabucak sırtımı dönüp kapıya doğru gitmeye çalışsam da buna izin vermedi ve hınçla üstüme çullandı. Bir yandan ne dediğini seçemediğim biçimde bağırıyor bir yandan da beni yerden yere vuruyordu. Aklım bana zihninden çıkmam gerektiğini söylüyordu ancak henüz nerede olduğumuzu bilmiyordum. Yerde onunla boğuşurken Özleyiş’in yerinden hala kıpırdamadığını fark ettim. Bunca bağırış çağırışa karşın donukluğunu hiç bozmuyordu. Sanki bizimle aynı dünyada değil gibiydi. Aslında Varlık Bey’den daha güçlüydüm ancak ne yaparsam yapayım onu alt edemiyordum. Bu yaşlı adam zihninde kendini çok daha güçlü duyumsuyordu. Bana yaptığı tüm hamlelere bir şekilde direnmeyi başarıyordum. En son elinden kurtulmak için kendimi yan tarafa atmayı denediğimde beni apansız karşıda duran kitaplığa doğru itti. Dengemi yitirip başımı kitaplığın raflarına çarptım. Düştüğüm yerden doğrulurken rafların birinde, bir plaket gördüm. Üzerine bir yaka kartı tutuşturulduğu için soyadı okunmuyordu ancak Özleyiş yazısını seçebilmiştim. Adının biraz üstünde yeşil renkli yıldıza benzeyen bir logo bulunuyordu. Plaketi biraz daha incelemek istiyordum ancak iyice doğrulduğum anda yüzümde bir sıcaklık hissettim. Elimi yüzüme götürdüğümde ise burnumun kanamaya başladığını anladım. Burnumun kanayışını da yüzümdeki acıyı da dosdoğru hissediyordum. Bir başkasının zihninde olsam da yaşadıklarım hiç de kurmaca gibi gelmiyordu. Gerçekdışının beklenmedik gerçekliği beni dehşete düşürmüştü.

İyiden iyiye korkmaya başlamıştım. Artık buradan çıkıp gitmek istiyordum. Bütün ürküntümlerim beni sarmışken omzumda bir el hissettim. Varlık Bey’in beni bırakmaya niyeti yoktu. Ancak benim de burada kalmaya niyetim yoktu. Yüzümü Varlık Bey’e döner dönmez olanca isteğimle gözlerimi gözlerine diktim ve artık alışmaya başladığım ağrı ve parıltının ikimizi de sarmasıyla yeniden kendimi ofiste buldum.

Varlık Bey hala ofiste gözlerini yere doğru dikmiş dalgın dalgın bakıyordu. Zihninden kurtulduğum için içimde tarif edemeyeceğim bir rahatlama oluşmuştu. Ancak öyle yorulmuştum ki sanki üzerimden tır geçmişti. Kendime gelmeye çalışırken Sızı’nın sesiyle yeniden dikkatim canlandı: Arkadaş senin burnun kanıyor.

Sağımdaki duvarda duran büyükçe aynaya doğru başımı uzattığımda gerçekten de burnumun kanadığını gördüm. Kanamayı görünce yeniden içimde yoğun bir korku hissettim. Bu gerçekten olabilir miydi? İnsanların zihnine girme fikri düşündüğüm kadar da tehlikesiz değildi. Eğer orada yaşadıklarım gerçek yaşamımı da etkiliyorsa o halde oraya gerçek dışı demek ne kadar doğruydu? Hepsinden de daha önemlisi ya başımı raflara çarptığımda bayılsaydım, o zaman ne olacaktı? Ya da daha da vahimi, birinin zihnine girdiğimde ölsem.

Güneş Hanım, burnumun kanadığını görünce bana lavabonun yerini gösterme bahanesiyle konuklarından izin isteyip beni dışarı çıkardı. Kapının dışına çıkar çıkmaz bana neler öğrendiğimi sordu. Ona Varlık Bey’le aramda geçen boğuşmadan bahsetmeden hızlıca gördüklerimi anlattım. Odanın çatı katı olduğunu söylediğimde, bu şekilde iki yer olduğunu söyledi. Benden odayı biraz daha tariflememi istedi. Ancak odayı uzun uzadıya inceleme fırsatı bulamamıştım. Yine de elimde bir ipucu daha vardı: Plaket.

Plaketten bahsettiğimde seçenekler sonunda teke düşmüştü. Özleyiş tam da Güneş Hanım’ın önceden söylediği gibi Varlık Bey’in şehrin biraz dışındaki müstakil evinde duruyordu. Onu oradan kurtarmamız içinse yaklaşık 3 saatimiz vardı. Ancak giderek üzerimde biriken bu sorumluluk sağanağı altında eziliyordum. Lavabodan ofise döndüğümde, odadakilerden müsaade isteyip Sızı’yla birlikte yola çıkmak için hazırlığa koyulduk. Aklımda yerine oturmayan bir sürü taş, yanıtsız kalan birçok yeni soru daha oluşmuştu. Ve önümüzdeki bu üç saat her şeyin belirleyicisi olacaktı.

A Friend of Order (Sıradan Bir Arkadaş) – Rene Magritte – 1964

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir