Akışa Aykırı Davranışlar – II

Akışa Aykırı Davranışlar - I

Akışa Aykırı Davranışlar

II

Küçük sırt çantama üç beş parça giysi tıkıştırdıktan sonra odalara son kez göz gezdirdim. Bir daha geri gelmeyecekmiş gibi hepsiyle tek tek vedalaştım. Aslında vedaları hiç sevmem. Biriyle vedalaşmak onu yitirmişim gibi hissettirir. Ölmüş gibi. Sonsuza dek hayatımdan çıkmış gibi. Ama her şeye karşın veda edebilmeyi çok önemserim. Güle güle diyebilmeyi, son kez sarılmayı. Birini ‘o an’ son kez görmüş olduğumu yıllar sonra farkına varmak, o anın son olduğunu bilerek yaşamaktan daha ağır.

Benim için mekanlar da insan gibidir. Onlarla aramda cansız bir arkadaşlık kurulur. Yanlarından bir dostuma “Hoşça kal.” der gibi ayrılırım. Yüzlerindeki her çizginin fotoğrafını çekerim zihnimde. Çamaşır makinesinin dibindeki terlikleri, masanın üzerine yayılmış kitapları… Hepsini aklıma kazırım. Olur da bir gün dönersem onları aynı yerde bulma umuduyla. Garip bir his bu.

Girişte, zemini kaplayan uzun kilime de el sallayıp kapıyı çekip çıktım. Bir saat önce müdürün odasında dünya gazetecilik tarihine geçecek sözler söylemiştim ama her zamanki gibi yine bizden başka duyan olmamıştı. Kim bilir her gün ne fiyakalı sözler benim gibi birinin ağzından çıktığı için uzayın boşluğunda eriyip gidiyor. Gazeteciyim ama kendi sesimi duyuramıyorum. Acaba bu da otosansür sayılır mı?

Gazetenin verdiği arabayla havaalanına doğru yola çıktım. Yolu yarılamıştım ki ona uçağa binmeden önce haber vermediğimi fark ettim. Müdürün yanına gitmeden aradığında birtakım çevrelerce odun sayılabileceğim tonda konuştuğumu da inkar etmiyorum. Bu yüzden uygun bir noktada sağa çekip onu aradım. Bir huyum var, aradığım kişinin ciğerini bile bilsem nezaketen üç defadan fazla çaldırmam. Öyle de nazik biriyimdir. Tam üçüncü çaldırışın sonuna geliyordum ki telefon açıldı ve yorgun sesi binlerce kilometre öteden kulaklarıma ulaştı.

“Kalacağın yeri ayarladım ama kesin geliyor musun öğrenmem gerekiyor. Odamı değiştireceğim çünkü.”

Sizin için o kadar edebi giriş yaptım ama ne bir selam ne bir sabah. Odunluklarımız karşılıklı olabilir. Ama kitabın ortasından konuşalım, yıllar geçtikçe bazı adetler zorlama gelmeye başlıyor. Yerine göre alolar, efendimler kendini konuya doğrudan girişe bırakıyor. O yüzden bunun tatavasını yapmayacağım.

“Biraz sonra uçağa bineceğim. Dediğim gibi akşama doğru yanında olurum.”

“Gerçekten mi?!”

Sevinçten çığlık atmış, o fersiz sesi birden ışıl ışıl parlamıştı. İşte zorlama olanla olmayan kendini böyle fark ettiriyor. İçimdeki neşeyi tutmaya çalışarak sakin bir tavırla konuşmayı sürdürdüm.

“Ne oldu, özledin mi yoksa?”

“Yok canım, sen gelince otel masrafı yarıya düşecek. Ondan seviniyorum.”

“Ben payıma düşen miktarı havale yapayım sana, uzaktan halledelim o zaman.”

“İyi tamam, özledim. Hoşuna gitti mi? Sırf senin için Orta Doğu’nun en belalı yerlerinden birine gelmişim, bir aydır çöl, bayır dolaşıp duruyorum. ‘Özledin mi?’ diye soruyorsun bana. Tabii özledim.”

Özlediğini biliyordum ama alttan alttan kızdığını da hissetmeye başlamıştım. Biraz daha uzatırsam gerçekten hesap numarası atma ihtimaline karşın yelkenleri suya indirdim. Bir de şu var tabii, ben de çok özlüyordum.

“Sen bir tanesin, bir tane. Ayrı kalmak benim de hoşuma gitmiyor ama biliyorsun müdürden parayı almak için elimizde bir şeylerin olması gerekiyordu. Ama bak ne diyeceğim –burada hemen ses tonumu değiştirdim- gelince nostaljik bir Mezopotamya yemeği yeriz belki. Akşam, saçlarını çöl rüzgarı savururken Şehrazat’tan masallar fısıldarsın kulağıma. Sesindeki buğuyu özledim sevgilim.”

“Manyetik izlere gitmek istersin diye düşünmüştüm.”

“Bin bir gece beklemişler, bir gece de bizim için beklesinler.”

“Uslu çocuk.” dedi ve telefonu kapattı.

Telefonu kapatırken yüzündeki gülümsemeyi onu görmesem de hissedebiliyordum. Doğruyu söylemek gerekirse onun hayatında ne anlama geliyorum, bilmiyorum. Böyle şeylerin üzerine düşünmem. Ama onunla konuşurken içimde mantık sistemine oturmayan bir güven hissediyorum. Doğrusu, güven nedir bunu da bilmiyorum. Nasıl güven duyulur, açıklayamam. Ben sadece hissediyorum ve akışta önemli olan da bu. Bir zamanlar biri bana “Sevgi her şey değildir.” demişti. Haklıydı çünkü sevmiyordu.

“Aslında bölgede gözle görünür bir yerleşim izi yok.”

Haklıydı. Bir zamanlar burada birilerinin yaşadığına kanıt olarak gösterebileceğimiz hiçbir işaret yoktu. Kumullar vardı, tek başına ayakta durmaya çalışan dikensi çalılar vardı. Kısacası çöl vardı. Siz de benim gibi başınızı kaldırıp çevrenizdeki boşluğa bakabilseydiniz benimle aynı şeyleri düşünürdünüz. Yer kabuğundaki uzayın tam ortasındaydık.

Burası ilk bakışta bedevilerin yaşadığı sıradan çölleri andırıyordu. Sol yanımızda, hemen hemen yüz adım kadar uzakta duran bir ağaç vardı. Sanki yerle göğü birleştirmek için serpilmişti. Çölün bereketsiz uzayında bereketi kendinden menkul bir ağaç. Kim bilir, yaşamak için hangi yer altı suyunu içiyor? Kim bilir, bizden önce ne insanlar gelip geçti yanından? Sanki onu geçip biraz daha ilerlesem vahşi batı filmlerinde, ana kahramanın bir dağ geçidini aştıktan sonra karşısına çıkan kocaman kanyonlardan biri de benim ayaklarıma serilecekti. Hatta kanyonun sonuna doğru silik görüntüsüyle okyanus da. Ne var ki bulunduğumuz yerle en yakın devasa su birikintisi arasında en azından iki bin kilometre var. Ama düşük bütçeli su birikintileri uzağımızda sayılmaz.

Burası çıplak bir arazi. Bu, su götürmez bir gerçek. Ancak binlerce yıldır insanlarla birlikte dönen bu dünyada hala el değmemiş toprakların olması bir türlü aklıma yatmıyor. O kadar iyi biliyorum ki şu ayağımın bastığı toprağı biraz eşelesem bir çırpıda koynundan onlarca yüzük, kolye, çömlek ve kat kat duvar kalıntısı çıkacak.

Burayı didik didik etmek için yanıp tutuşsam da bunu yapmak akılcı olmaz. Çünkü kimsenin önemsemediği el yazması bir kitabın iki üç sayfasında geçen bir hikayenin peşine düştüyseniz arkeolojik kazının işinize taş koyacağını bilirsiniz. Hem de tarihi eser yağmacılarının beşiği olan bir yerde.

 “Issız göründüğüne bakma, burası genç bir çöl. Kumun altında hala çözülmemiş toprak katmanları var.”

“Çok emin konuştun. Neyse. Fazla oyalanmayalım, hemen kullanalım şu aleti. İkinci kere isteyince bir sürü soru sorup durdu. Bir an önce geri verelim.”

“Onu sana nasıl verdi?”

Yere eğilmiş aleti sırt çantasından çıkarırken birden durdu. Arkası dönüktü. Yavaşça sol omzunun üstünden başını bana çevirdi. Yüzünü görür görmez yakalandığımı anladım. Dudağının sol köşesinden yola çıkıp yüzünü baştan başa gezen eğlence dalgası dudağının sağ köşesini de yukarı çekerek son buldu. Kapalı devre alay akımı tamamlanmıştı.

“Böyle, eliyle verdi.”

“Ha-ha-ha aman ne komik. Tamam, sormadım.”

Sanki konuşmamışım gibi duruşunu hiç bozmadı. Bir şey de demiyordu.

“Düştük eline, oynayıp durursun şimdi.”

Kahkaha attı. “Kaç yılda bir oluyor, bırak da biraz da ben oynayayım. Hep sen oynuyorsun.”

“Oyna canım, hakkındır. Ama bakalım akşam bizi birlikte görünce de gene böyle cömert davranacak mı? Dallama.”

Gülmeyi sürdürüyordu. Kıskanılmak benim gibi onun da hoşuna gidiyor. Bunu bildiğim için bazen ben de oyunu kuralına göre oynuyorum. Yoksa kimseye dallama diyecek biri değilim hatta o dallamaya kızmadım da ama yıllarca süren ilişkilere kimi anlarda minik aksiyonlar eklemek gerekiyor.

“Amerikan dallaması. Bunlar böyle olur. ‘Irak’tayız, savaşın ortasındayız, işimize bakalım.’ demezler. Hadi onu geçtim ‘Bu insan evli mi değil mi?’ diye de düşünmezler. Başka model bunlar.”

“Kibirlisiniz kabul et.” dedi.

“Erkekler olarak mı?”

“Evet.”

“Ne ilgisi var şimdi? Dört milyar erkek aynı anda kibirli olabilir mi?”

“Dört yüz milyon Amerikalı dallama olabiliyor ama.”

“Dört milyar daha büyük sayı bir kere.”

“Çok mantıklı bir gerekçe. O zaman en az dört yüz milyonunuz kibirli. En ilgiye doymuşunuz bile sizi pür dikkat dinleyen bir kadın görünce yelkenleri suya indiriyor. Ana sınıfına başlamış çocuk gibi kendinizi anlatmaya başlıyorsunuz. Bazen hiçbir şey yapmadan çok şey öğrenebiliyor insan. Sadece susuyorsun ve bilgiler akıyor. Sen de dene bir ara.”

Mantıklı konuşmasına hem büyük bir hayranlık hem de kıskançlık duyuyorum. Cidden biz neden böyleyiz? Bizi kimse ‘gerçekten’ dinlemiyor mu yoksa biz anlatmayı mı beceremiyoruz?

“Bu resmen suiistimal. Bunun böyle olması onu kullanmanızı gerektirmez. Göremeyen bir insana yanlış belge imzalatmak gibi.”

“Yani bana ‘Tanıştığımızda seni pür dikkat dinlerken aslında seni kandırdım.’ demek istiyorsun öyle mi?”

Sevgili müşteriler pardon okurlar gördüğünüz gibi ibre yeniden lehime döndü. Alaycı tavrını bozmamıştı ama sesinin tınısındaki sevgi izini hissedebiliyordum. Güldüm, hiç ses çıkarmadım. Hamle yapayım derken farkında olmadan elini açık etmişti ancak bu cömert ikramına saygı duyup Mezopotamya’daki ilk karşılaşmayı kısa kestim. Kaçamak bir bakışla yetinip aleti kurması için yardım etmeye koyuldum.

“Burası eskiden bir nehir yatağıydı.”

“Nereden biliyorsun?”

“Şu karşıdaki ağaç, tek başına ama yaşıyor. Bir de şu taraftaki çalı kümelerine bak. Onlar da birkaç tane ama yine de ayaktalar. Gelirken dikkat ettiysen her yer kumullardan oluşmuyordu. Kimi yerlerde toprağa yakın oluşumlar da vardı. Hepsinin ortak noktası ise bir hizada olmaları. Bu hizayı aşağıya kadar izlersek karşımıza üç dört insan boyuna varan bir uçurum çıkacak. Dibinde de çanaklaşmış, aşınmış kayalar. Tabii kayaların üzeri şimdi kumlarla örtülüdür. Neyse, bu parçaları birleştirince geriye tek seçenek kalıyor. Bir zamanlar buradan bir nehir geçiyordu.”

“Sen daha önce benden gizli buraya mı geldin? Bu kadar şeyi nasıl öğrendin?”

“Ha yok, bunları gelmeden kütüphanede okudum. İlginç ama Irak’la ilgili sandığımızdan daha çok kitap yazılmış. Arapçam epeydir kötü olduğu için arkadaşlarından bazılarını biraz sıkıştırmış olabilirim. Sonuçta Irak Jeomorfolojisi okumak için başlanacak ilk kitaplardan sayılmaz.”

“Bunların hepsi kitaplarda mı yazıyordu?”

“Kitapta buradan bir nehir geçtiği yazıyordu. Ben biraz Sherlockçuluk oynadım. İnsanın zaten bildiği bir tüme elinde ne var ne yok kullanıp ulaşması kolaymış. Üstelik inandırıcı da.”

“Bu beceriyle siyasetçi de olabilirmişsin. Harcanmayasın sakın gazetede.”

“Ben mesleğimi seviyorum. Biliyorsun. Siyaset bana göre değil.”

O biliyor ama siz bilmiyorsunuz. O yüzden size de anlatayım. Gazeteci olmak yalan söylemekten zevk almaktır. Şeytanca geliyor kulağa farkındayım ama gerçek olan bu. Siz sanıyorsunuz ki gazeteciler mecburen yalan söyler. Tehdit edildikleri için, korktukları için, para için, çıkarları için, onun için, bunun için. Hayır. Bunların hiçbiri bize yalan söyletemez. Bunlardan biri ya da birkaçı yeterli olsaydı öncelikle bu mesleği seçmezdik. Karlı değil bir kere. Para için yalan söyleyebileceğinizi düşünün, ilk tercihiniz gazetecilik mi olurdu? Ben politikacı veya kulüp başkanı olurdum. Basit düşünün. Sizin de bizim de çocukluğumuzda kulağımıza aynı cümle fısıldandı: “Sevdiğin mesleği yap. İnsan işini sevmiyorsa başarılı olamaz.” İyi haber, işimi çok seviyorum. Kötü haber, işim profesyonel yalan söylemek. Parçaları birleştirirseniz göreceksiniz ki işimi yapmaktan zevk aldığımda yalan söylemekten de zevk almış oluyorum.

Her şey yolunda mı gidiyor? Yalan söyleriz. “Siz bu yoldan gidiyorsunuz ama yolun sonu uçurum.” deriz. İpleri biraz gereriz. Her şey uçurumun kıyısına mı geldi? Doğru tahmin, yine yalan söyleriz. “Yansın dünya, bize bir şey olmaz. En güvenli gemideyiz.” deriz. İpleri biraz daha gereriz. Bazen de doğruyu söylemek zorunda kalırız. Yanlış anlaşılmasın, sevdiğimizden değil. Neyin doğru neyin yalan olduğu anlaşılmasın diye. Malum yalan söylemenin en zor yanı yalan zincirini bozmadan takip etmek. Bazen ipin ucu öyle bir kaçıyor ki zincirin kırıldığını hissettirmemek için doğruları da söylüyoruz. Hani filmlerde başrol oyuncusu çaldığı paralarla kaçarken yakalanacağını anlayınca çantadaki paraları havaya saçıp kalabalığı karıştırır ya. Onun gibi. Havadaki para, bizdeki yalan.

Sözün kısası doğruluğuna bin yemin ettiğiniz ‘o şey’ için içinizin bir köşesinde kimseye itiraf edemediğiniz o “Acaba?” sorusu var ya işte o bizim işimiz. Kabul ediyorum, ders kitaplarına yazılacak yöntemlerimiz yok ama karşılaştığınız her olaya kuşkuyla bakmanızı sağlayan biziz. Bu mesleğe başka bir ad verilmesi gerekseydi benim önerim ‘kurt düşürücü’ olurdu.

“Manyetik izleri bulduk bulmasına da elimizde başka bir kanıt yok. Bu bile tek başına kanıt olur mu bilmiyorum.”

“İzler, onlar için değil bizim için kanıt. Bu nehir yatağının çevresinde en azından beş yüz yıl öncesine kadar yerleşim varmış. Tabii bu yörelerde bina kalıntısı bulmak mümkün değil. Ancak kumun altında ne olduğunu bilemeyiz. Hadi toparlanalım. Artık nereye yoğunlaşacağımızı biliyoruz.”

Sözlerim onu doyurmuş gibi görünmüyordu. Yine de itiraz etmedi. Yön bulucudan dönüş için rotamızı belirleyip eşyalarımızı toplamaya başladık. Sırt çantalarımızı hazırlarken gözüm ona takıldı. Dallamadan ödünç aldığı aleti söküyordu. Onu güzelce parçalarına ayırdı, istifledi. Küçük ve sert kutusunu özenle açıp içine yerleştirdi. Kutuyu kapadıktan sonra çantasından kılıfını aldı. Eline aldığı her işe öylesine incelikli yaklaşıyordu ki çoraplarını giyişini bile dakikalarca izletebilirdi.

Bir dizini yere koymuş çantasının fermuarını çekerken göz göze geldik. Onca yıl geçmişti ancak hala aynı parıltıyla bakıyordu. Ya da ben hala onda aynı parıltıyı aynı canlılıkla görebiliyordum.

Ayağa kalktı, gözlerini gözlerimden ayırmadan yavaşça yanıma yaklaştı. Hiçbir şey söylemiyordu. Kollarını boynuma doladı, dudaklarını dudaklarıma yaklaştırıp soluğunu yüzümde gezdirdi. Ben kendimde kalmaya çalışıyordum. Tam öpecekken durdu, fısıldayarak “Ben acıktım.” dedi. Ne dediğini anlamamıştım. Duymuştum evet ancak ne dediğini kavrayamıyordum.

“Acıktım, acıktım.” dedi. “Bana bir Mezopotamya akşamı borçlusun.”

İçine düştüğüm boşluktan çıkmaya çalışarak “Ben sana önce yiyelim sonra keşfe çıkalım demiştim zaten.” dedim.

Bilmiş bilmiş “İzleri görmeden rahat etmeyeceğini bildiğim için önce bölgeye gidelim istedim.” dedi.

Kolları hala boynumdaydı. Bakışlarında ‘izleri görmeseydim de gayet rahat edeceğimi’ uzun uzun anlatmamı isteyen bir beklenti vardı. Yüzündeki, söyleyeceklerimi önceden bilecek olmasının verdiği mağrur ifadeyi izledim. Tam da istediği gibi kurmaya başlayacağım uzun savunma cümleleri için derin bir soluk aldım. Soluğumu gördüğünde yüzündeki ifade kendini erken zafer mutluluğuna bıraktı. Hafifçe kollarını boynumdan ayırıp ‘Nasıl bildim ama.’ bakışı atacakken yalnızca “Haklısın.” dedim ve uzaklaşan kollarını yeniden boynuma doladım. Tek sözcüklük beklenmedik yanıtımın yüzündeki ifadeyi şaşkınlığa dönüştürüşü eşliğinde dudaklarımı dudaklarına götürdüm.

“Seni çok özledim sevgilim.”

Küçük, taştan ve iki katlı butik restoranın bir yer sofrası sığacak kadar ufak terasında oturuyoruz geldiğimizden beri. Restoran dediysem de dinlenme tesislerinde satılan hakiki Trabzon ekmekleri gibi bir restoran. Gerçeğiyle yalnızca adı aynı. Alametifarikasını bulamamış bir yer. Oradan buradan toplanan parçalarla bir asıl yaratmaya çalışılmış ama ortaya yalnızca suretler karmaşası çıkmış. Birbiriyle ilgisi olmayan eşyalar. Bir kenarda eski püskü yıpranmış bir sedir, onun tam karşısında iki gözünden biri çalışmayan çolak bir elektrik sobası. Sedirin yanında, yere yayılmış bir sürü bakır bakraç, sobanın yanındaysa küçük bir sehpa ve üstünde boyası soyuk satranç tahtası. Taşlarının nerede olduğu belli değil. Üzerine seramik bir vazo yerleştirmişler. Reha versin diye de içine bir tutam solgun çiçek koymuşlar. İşte gerçek bir art nouveau eseri. Çölün burnuma dolan tozundan fırsat bulup kokularını ayırt edebilseydim terasta anlamını bulmuş bir şeyler olurdu ama otlaşmaya başlayan çiçekler de benden yana değil. Ne kadar zamandır o vazoda bekliyorsalar yeryüzünün uzayına karışmalarına çok kalmamış.

Fersiz yapraklarından çiçeklerin cinsini çıkarmaya çalıştım ama ayırt edemedim. Bize servis yapan küçük kız sofrayı toplamak için döndüğünde ona çiçeklerin adını sordu. Lavantaymışlar. Tabii ya! Lavanta. – Kız yavaş konuştuğu için o kadarını ben de anlayabilmiştim – Ne yalan söyleyeyim burada lavanta gördüğüme şaşırdım. Biraz da heveslendim. Sofradan kalktım. Bir umut, hala kokuyorlardır diye vazonun yanına gittim ama beklediğim gibi çıkmadı. Yapraklarının bir bölümü pörsümüş, bir bölümü ise kurumuş ve dökülmüştü.

Lavanta ilginç bir çiçektir. Kokusu görüntüsüyle ters düşer. Kundaktaki bebek gibi. Beşiğinde uyurken uzaktan bakarsın, aman ne güzel bir şey. Yanakları yumuk yumuk. Birazcık seveyim dersin kucağına alırsın, haydi bakalım ekşi bir koku. Bu koku bu bebekten nasıl çıkar anlamazsın. Tabii lavantanın güzel olan kokusudur. Görünümü de güzeldir ama şanslıysan. Yılda iki hafta çiçek açar. O arada denk gelirsen bir tabur tavus kuşu bir araya gelmiş, dişisi için dans ediyor sanırsın. Ama hasat olup bittikten sonra yanlarından geçsen bozkırın çalısından ayıramazsın. “Bu koku, bu bitkiden mi çıkıyor?” dedirtir insana.

İçimdeki memleket özlemi depreşmeden, bir zamanlar dünyaya leylak renkli bir lavanta olarak gelip yarı yarıya karbon döngüsüne karışan sararmış otları yeniden ait oldukları yere bıraktım. Küçük kıza artık ayrılmamız gerektiğini söyledim ama pek hoşnut olmadı. Gitmeden en özel müşterilerine ikram ettikleri Yemen kahvesinden içmemiz için ısrar etti. Kızda satıcı kumaşı vardı. Kabul ettik. Demek ki kültürler değişse de palavralar değişmiyor.

Yine de hizmet anlayışları bayağı doyurucuydu. En azından bitip bitmediğini anlamak için sofradaki kutu kolamı sallamadılar. – Evet kutu kola da var. Hatta burada en kolay bulunan şey kutu kola. Kırmızı olanından tabii ki. – O kadar yedik içtik. Bütün akşam orada kaldık ama çok az bir ücret ödedik. Bir daha geri gelir miyiz bilemem ama en özel müşterileri olmadığımızı bilmemize rağmen küçük kız aklımızda yer etmeyi becermişti.

Sokağa çıkınca bir süre sessizce yürüdük. Vaktin ilerlediğini, geç saatte tehlikeli bir yerde dışarıda olduğumuzu biliyorduk ama acele etmedik. Terastaki büyülü gerçekten sokaktaki ham gerçeğe bir anda geçemeyeceğimizi farkındaydık. Dünyayla aynı ritme gelmek için kendimize zaman tanıyorduk. Biz arafın yerçekimsiz topraklarında yürürken Mezopotamya’nın öteki yüzü kendini göstermeye hazırlanıyordu. Gece daha yeni başlıyordu.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir