Akışa Aykırı Davranışlar

Sunuş

Yaklaşık iki yıl önce, Kasım iki bin on sekizde, öteki çalışmalarımın tersine elle yazmaya başladığım bu öykü artık okunmaya hazır. O zamanlar henüz adını koymadığım sayfalarca taslak, birçok etmenin bileşiminden ve ilginç süreçlerden süzüle süzüle kendini buldu. Yazmaya başladığım ilk, yayımladığım üçüncü öykü olması yönüyle kendinden sonrakilerin doğuşunu, büyüyüşünü ve sonlanışını da özümseyerek ortaya çıktı. Tanık olduğu süreç gibi o da makul ama meçhul bir zaman aralığında bölüm bölüm karşınıza gelecek. Kapakta yer alan Monet’nin ‘Venedik’te Gondol’ tablosundaki gibi; akışın içinde ve sezişin eşiğinde. Keyifli okumalar.

Eylül 2020
Nurullah Samet Yılmaz

 

 

Akışa Aykırı Davranışlar

I

Tik, tak, tik, tak, tik. Hiçbir şey yapmadan bu kadar enerji harcadığım başka bir durum var mıdır bulamıyorum. Ne kadar süredir masanın başında oturduğumu bilmiyorum ama masalarında harıl harıl çalışan sevgili iş arkadaşlarımın teklifsiz bakışlarını iyiden iyiye hissettiğimi hesaba katarsak bir saate yaklaşmışımdır. Bir saattir gözlerimi yerdeki karolara dikmiş bekliyorum. Söz konusu bekleyiş olunca başka bir işe odaklanamıyorum. Yaratıcılığım durmaya zorlanıyor. Bekleyiş bitene dek beynim sanki askıda kalıyor. Ne var ki bu aklın dişlileri bu bedeni işlettikçe asla durmadı. Akışa aykırı davranışları ölü bulduğum için ben de bekleyişi bir başka harekete çevirip akışın içine yedirdim. Bu yüzden bir saattir somut dünyada beklesem de soyut dünyada çoktan büyük düşküre gezimin sonraki durağı için transatlantik yolculuğa çıkmıştım bile.

Yıl bin dokuz yüz kırk dokuz, gemideyiz. Yanımda G.G. Marquez var. Kollarımızı geminin seyir terasındaki trabzanlara dayamışız. Güneş, evrendeki tek işi beni aydınlatmakmış gibi gözümün içine vuruyor. Gökyüzü, mavinin bilmediğim duru tonlarıyla boyanmış gibi ufkun bir noktasından ötekine uzanıyor. Sol elimde beyaz şarap var, en az yüz yıllık. “Yalnızlık” diyor, Marquez. “Yalnızlığa mahkum olan soyların yeryüzünde ikinci bir deney şansı olmaz.” Şaraptan bir yudum alıyorum. “Hocam ona itirazım yok da bir şey soracağım size. O kitabı yazdıktan sonra kimse de çıkıp ‘Güzel kardeşim sen ne yapıyorsun?’ diye sormadı mı size?” Marquez de kadehinden bir yudum aldı. Yüzünü buruşturdu. Sorum mu tadını kaçırdı şarap mı bilemedim ancak konuşmayı sürdürdüm: “Orada yazdıklarınızı bugün yazmış olsaydınız sizi öyle bir linç ederlerdi ki günlük bile tutamazdınız bir daha. Ama siz bu kitapla bir de Nobel ödülü aldınız. Yani alacaksınız. Yirmi beş, otuz yıl daha var. Aman, bunu niye size açıklıyorum? Kusura bakmayın düş kurarken gerçeği alıp mantığın yakasını bırakmak lazım. Biraz aksatıyorum. Her neyse. Ne diyordum? Heh! Linç edilirsiniz diyordum. Açıkçası ilginç. Yanlış anlamayın, en önce de ben linç ederdim sizi.” Marquez bir süre daha yüzüme bakındı, sözlerim hoşuna gitmiş gibi durmuyordu. Hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gitti.

O giderken masanın üzerindeki küçük saatin tik takları da belirginleşmeye başladı. Yeniden dünyanın ritmiyle aynı frekansa geliyordum. Telefon çalmadan önce televizyonun cızırdaması gibi beynim de önden uyarı veriyordu. Düşküre gezimiz bu kez de saatle kesiliyordu ancak bunu hiç dert etmedim.

Tik taklar daralıp sıklaşarak karolara odaklandığım ilk anlardaki hızına döndü. Gözlerimi onlardan ayırmamla da telefonun çalması bir oldu. O kadardır bu sesi bekliyordum ki arayanın kim olduğuna bile bakmadan telefonu açtım.

“Doğru muymuş?”

“Bir şeyler var.”

“Yani?”

“Öykü buralarda biliniyor. Ama garip hikayeler anlatıyorlar, çoğu kocakarı uydurması gibi.

“Yerle ilgili bir şey diyen oldu mu?”

“Hayır, zaten konuştuğum insanların da bizden fazla bilgisi olduğunu sanmıyorum. Ama yaşlı bir kadının adına ulaştım. O daha fazlasını biliyor olabilir.”

“Harika. O kadın için acele etme. Konuştuğumuz yerlere bakabildin mi?”

“Burada bir Amerikan jeologla tanıştım. Onunla birlikte bölgeleri ziyaret ettik. Kuşkulanmasın diye ayakları soyulana dek her yeri dolaştırdım. O yürürken ben de özel olarak onun tarayıcısından manyetik iz veya kalıntı var mı diye gizlice baktım. Bir ara durumu fark eder gibi oldu ama daha önce buralarda yönetimin nükleer denemeler yaptığı söylentisi olduğunu söyleyince üstelemedi. Şimdilik bir şey fark etmedi gibi. Aslında yalan söylemiş de sayılmam, cidden böyle söylentiler de var.”

“Bir iz bulabildin mi peki?”

“İşte en seveceğin yer burası. Jeologla karşılaşmak hesapta olmayan bir fırsat oldu. O yüzden ona da hissettirmeden aygıtlarını kullanmak istedim. Çıkardığımız dokuz farklı noktadan en olası üçünü seçtim. Birinde hiç iz yoktu. Ötekinde belli belirsiz de olsa bir miktar vardı ama anlamlı sayılabilir mi bilmiyorum. Üçüncü ve sonuncudaysa hala yoğun biçimde manyetik alan görünüyordu. Zaten hatırlıyorsan birbirine çok yakın iki bölge vardı. Burası orası işte.”

“Sonunda bulduk! Kaç gündür şu haberi duymayı bekliyorum.”

“Dur bakalım, hemen heyecanlanma. Daha öyküyü doğrulayabileceğimiz birini bulamadık.”

“Onu da bulacağız. Bir yıldır yumağın ucunu yakalamaya çalışıyorduk. En sonunda bulduk. Bundan sonrası çok daha kolay olacak. Artık bana orada kalacak bir yer ayarlayabilirsin. Bu gece geliyorum.”

“Hemen nasıl geleceksin?”

“Sen onu bana bırak.”

Telefonu açtığım heyecanla kapayıp cebime koydum. Montumu üstüme alıp hızlıca odadan çıktım. Kapıdan birkaç adım uzaklaşmıştım ki cüzdanımı almadığımı fark ettim. Alelacele gerisin geriye koşup çekmecelerime ilerledim. Son zamanlarda cüzdan, telefon, anahtar derken zamanla bir milyoncu gibi hissetmeye başladığım için bunları üstümde taşımamaya çalışıyorum. Yeni alışkanlığımın getirisi olarak da en az birini unutuyorum. Cüzdanı önceden masanın üzerine bırakırdım. Arka arkaya farklı yerlerde cüzdan bırakınca “Hiç değilse çalışırken çekmeceye koyayım. Almayı unutsam da çalınmaz.” dedim. Taktiğim çalıştı ama böyle giderse artık unuttuğumu da unutacağım. Beni bana kim hatırlatacak?

Kafamda kıvırcıklar, tilkiler, papatyalar ve mirketler oynaşırken odaya çıktığım hızla daldım. İçeri girerken az önce heyecandan biraz fazla sesli konuştuğumu anladım. Telefonu kapadıktan sonra da konuşmayı sürdürdüm mü bilemiyorum. Açıkçası mirketlerden haberleri olsun istemem.

Çekmeceden cüzdanı ve anahtarı alıp çıkacakken gösterinin bu kadar kısa sürmesine içim razı olmadı. Mirketlerle tanışmayı hak etmeseler de onlara biraz güzellik yapabilirdim. Odayı etkisi altına alan hızlı hareketlerimin tersine birden put gibi kapının önünde durdum. İlk kez ortaokulda beden eğitiminde öğrendiğim gibi sol ayak topuğuma basarak yüz seksen derecelik çevik bir dönüşle çıkışı arkama aldım. Bu kez odadakiler bana az önce benim karo taşlara baktığım gibi bakıyordu. Tüm makul tahliye yollarını kapatmıştım. Gayrimakul olanlar için pencereler, havalandırma kapağı ve zemindeki gider borusu hala zapt edilmemişti. Ortalığı biraz kızıştırıp hepsini korkudan pencerelere koşturabilirdim ama bu kadar da dehşet yaratmak istemedim. Yalnızca masalarına doğru eğilip ağzımla şampanya patlatmış gibi “paps” diye gür bir ses çıkardım. Aynı anda da sağ elimin baş parmağını mantarı iter gibi havada yukarı kaydırdım.

Masama ne kadar yakın olursa mevkime de o kadar yakın olacağını sanan uyanıkla bu hareketten sonra göz göze geldik. Ara ara yine böyle şeyler yapardım ama bu kez bakışlarımdaki ciddiyeti ayırt edebildiğini görüyordum. Ötekiler sakinliğini korumayı başarmıştı ama onun kararlılığı sallantıdaydı. Kıvama gelmişti, biraz daha oynayabilirdim ama gitmem gerekiyordu. Onları on metrekarelik saplantılı koltuklarında kendi başlarına bırakıp hızlıca kendimi koridora attım.

Koridoru koşar adımlarla geçtim. An itibariyle reddedilmeye tahammülüm olmadığı için müdürün kapısını çalarken içeriden gelecek sesi beklemeden odaya daldım. Onu koltuğunda görmeyi umarken masanın arkasında kimseyi bulamadım. Bir an kendimi boşlukta hissettim. Odanın içini amaçsızca karanlıkta eşya arar gibi el yordamıyla yokladım. Kapının sağında kör noktada kalan koltuklara, pencerenin önündeki sandalyelere, askılığın arkasına… Bir ara sanki adam raflara saklanmış gibi kitaplığa da bakacak oldum ama kendimi durdurmayı başardım. Yaptığım şeyin saçma olduğunu anlıyordum ama hiçbir şey yapmamış olmak daha rahatsız edici geliyordu. Asansörü beklemeye dayanamayınca merdivenle çıkıp asansörden daha geç varmak gibi. Odanın ortasında ne yapacağımı düşünürken arkamdan gelen “Hayırdır?” sesiyle irkildim. Aniden o korkuyla arkama döndüm ve müdürle yaşamın uzayıp zamanın göreceliliğinin somutlaştığı o iki upuzun saniye boyunca bakıştık. Odaya ansızın girerek üzerinde yaratmak istediğim baskıyı şimdi o benim üzerimde oluşturuyordu. Bu adam her defasında nasıl böyle şanslı olabiliyor?

“Müdürüm sizi arıyordum ama…”

“Sümen takımının altında mı?”

Hiçbir zaman ağzından “Sağlık olsun, bence de, sen de haklısın.” gibi sözler duyamadığım müdür yine ters ve gerçekte çok daha öfke dolu olduğu buz gibi ses tonundan anlaşılan sakinliğiyle konuşuyordu. Bu adam böylesi ikili karşıtlığı tek bedende yaşatabildiğine göre ya çok iyi rol yapıyor ya da boş zamanlarında seri katil olarak çalışıyor. Mantıklı yanıtlar vermeye çalışırsam benimle oynayacağını bildiğim için daha fazla devir düşürmeden yeniden gaza bastım.

“Irak’a gitmem gerekiyor.”

 “Neden?”

Soruyu sorarken sesinde hiçbir değişiklik olmadı. “Saddam’ın mezarını bulmaya gidiyorum.” desem “Güle güle.” diyecekmiş gibi rahattı. Bir insan her şeye kayıtsız kalabilir mi? Bu sefer rol yapıyor. İçinde bir yerlerde “Irak mı? Ciddi misin? Ne yapacaksın ki orada?” diyen bir çocuk olmadığına beni inandıramaz.

“Geçen hafta toplantıda anlattığım manyetik izlerden birini bulmuş olabilirim.”

“Bir olasılıktan fazlası gerekiyor bana.”

Sözcükler… Onlarla oynamayı seviyor. Beş dakika içinde üç kez gaza yüklendim. Bu sefer daha farklı bir yol denemeliyim. Beklenmedik bir manevra yapmam gerekiyor. Aklındaki birbirine bağlı mantık zincirini kırmalıyım ki istediğim kıvama gelsin.

“Müdürüm iki bin bir diyince aklınıza ne geliyor?”

“Çocuklarla birlikte çıktığımız ilk gezi, İnebolu.”

Hayda! Mahsustan yapıyor. İtiraf ediyorum, bu kez zorladı beni. Gazetenin logosunu yeşil yapan insanla karşımdaki insan aynı olamaz. Şu andan itibaren ona saygım artmaya başladı. Ancak pes edecek de değilim.

“Anlaşılan ekonomik kriz yalnızca benim gibi gazetecileri etkilemiş. Tuzu kurular için iki bin bir sıradan bir yıl.”

Manevrayla birlikte el frenine de asıldım. Öten lastiklerin sesi odanın duvarlarında yankılandı. Çıkan gürültüden sümen takımı bile titriyor, hissedebiliyorum. Ya bu virajı ralli pilotu gibi döneceğim ya da şarampole yuvarlanacağım.

“O yıl çocuklara geziye çıkacağımıza söz vermiştim. Onlarla birlikte ilk tatilimiz olacaktı. Bir gazetede spor köşesinde editörlük yapıyordum. Yıllık iznimde iki hafta boyunca yurt dışına çıkacaktık. Rezervasyonları yılın başında yaptırmıştım. Her şeyi ayarladıktan sadece on gün sonra, Şubat ayında tüm birikimim bir çarşamba günü kuş gibi uçtu. Mayıs ayında işten çıkarıldım. Temmuz gibi de gazete kapandı zaten. Yurt dışı gezisi de doğal olarak iptal oldu. Ama çocuklara bir kez söz vermiştim. Onları bir yere götürmek gerekiyordu. Sinop’la Bartın arasındaki kıyı köyleri, ilçeleri nedense Ege kadar bilinmez. Daha önce İnebolu’ya gittin mi bilmiyorum ama ben ilkokulu orada okudum. Küçük, sakin bir sahil ilçesi. Ağustos’un sonuna doğru orada bir pansiyonda beş gün yer ayırttım. Pansiyon dediğim de bir evin bir odası. Beş gün. Bütün bir yıl içinde kendimize ayırabildiğimiz beş gün. Yaptığımız onca tatil içinde hala tadı damağımda olan beş gün. Ha bir de yazarkasa var. Sanırım sen onu soruyordun. Kusura bakma ailem yazarkasadan daha önemli olduğu için aklıma o gelmedi.”

Hanımlar beyler, şarampole yuvarlanmış bulunmaktayız. Bakalım arabamızın çelik aksamı taklalara karşı ne kadar sağlam. Bu noktada payıma iki hamle düşüyor. Ya hiçbir şey olmamış gibi sözlerini geçiştirip ilerlemeye çalışırım ya da virajı alamadığımı kabul edip özür dilerim. Özür dilemek yaptıklarımın yanlış olduğunu kabul etmek anlamına gelir ki bu yenilginin açık ilanıdır. Geçiştirmekse az önce odada karşısına geçip hayali şampanya patlattığım uyanıklardan bir farkım olmadığını üslerime sözlü olarak bildirmek demek olur.

“Özür dilerim müdürüm. Haddi aşmak istememiştim. Anlayışınıza sığınarak bir şeyler söylemeye çalıştım ama sözlerim amacından saptı. Tekrar özür dilerim.”

Dürüstlüğün gücüne her zaman güvenirim. İki cambaz aynı ipte yürümeye çalıştık ancak ben düştüm. Önemli olan düştüğünü kabul edebilmek. İpteki cambaza suç bulmak değil.

“Ne söyleyecektin?”

“İki bin bir diyince aklınıza o yazarkasa geliyor ama fırlatanın kim olduğu gelmiyor. Devrim arabaları diyince aklınıza Cemal Gürsel’in sözü geliyor ama arabaları üretenlerin adı gelmiyor.“

“Devam et.”

“Olayların gerçek kahramanları asla hatırlanmıyor. Hatırlanan yalnızca olay oluyor.”

“Bunda yeni olan ne var? Bir noktada bizim işimiz bu.”

“Doğru. Peki bizim gazete olarak ilk işimiz ne?”

“Var olmak.”

“Kaç tane gazete biliyorsunuz, bu unutulmaz olayları manşetine taşıyıp unutulmayan? Hiç. Çünkü hepsi herkesin anlattığını anlattı. Yalnızca olayların kalıcılaşmasına hizmet ettiler o kadar. Ertesi gün kapanıp gitseler kimse adlarını bile söyleyemez.

Kötü başladığım konuşmaya pek de fena olmayan bir bitiriş yapmak üzereyim. Müdürün giderek ikna olmaya başladığını görüyorum. Az önce takla atmış olabilirim ama ilk taklam değildi. Müdürün mimiklerini de yakalaya yakalaya ilerlemeye çalışıyorum. Bir es verdikten sonra sözlerimi sürdürdüm.

“Ünlü bir biliminsanıyla röportaj yapsam, okunmaz. Ünlü bir dizi oyuncusuyla röportaj yapsam, okunur. Ünlü bir siyasetçiyle röportaj yapsam çok okunur. Ünlü bir futbolcuyla röportaj yapsam daha çok okunur. Ama her biri en geç bir ay içinde unutulur gider. Bir ay sonra ne gazete kalır ne de oyuncular, futbolcular. Ama şimdiye dek kimsenin gerçek olduğuna olasılık dahi vermeyeceği bir gizemi ortaya çıkarırsam, işte bu okunmasa bile unutulmaz. Üstünde bu gazetenin adı manşette de bu haber yer alsın, gazetenin adını o saatten sonra tersten yazsak yine belleklerden silinmeyiz. Bizim gibi yeni bir gazetenin ihtiyacı da bu.

“Ne istiyorsun?”

“Para. Gideceğim yerleri ben ayarladım. Başka gazetelerin dikkatini çekmek istemiyorum. O yüzden tek başıma olacağım ve nerelere gideceğimi yalnız ben bileceğim. Sizden bir ay süre istiyorum. Bir ay sonunda buraya o haberle döneceğim.”

Son sözümden sonra müdür çok kısa bir sürede beni tepeden tırnağa süzdü. Sanırım gerçekten ikna olmuştu ki beni süzdükten sonra ağzından tek bir söz çıktı: Tamam.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir