Arkadaş – 2. Sarmal

Arkadaş

2. Sarmal

“Kalbiniz kırıldığında umut, inanılmaz düzeyde yıkıcıdır.”

Guy Winch

Güneş Hanım sigara paketinden bir sigara çıkarıp parmaklarının arasında gergin gergin döndürmeye başladı. O kadar oynamasına karşın hiç sigara içmediğimden ne paketine dikkat ettim ne de sigaranın kendisine. O masanın arkasındaki koltuğunda, olduğu yerden huzursuz; Sızı’yla ben de masanın önünde karşılıklı oturuyorduk. Sızı olup biteni anlamaya çalışan gözlerle bana bakıyordu. Beni sorulara boğmak istediği koltuğun ucuna oturmuş olmasından belli olsa da halen daha Güneş Hanım’ın söze girmemiş olması ortamdaki buz gibi havayı sürdürüyordu. Bense garip bir şekilde olduğum yere gayet rahat oturmuş sırtımı koltuğun arkasına iyice yaslamıştım. Ofise geldiğimizden beri on dakikadan fazla geçmesine karşın hiçbirimiz konuşmuyorduk. Ancak hepimiz saatlerdir konuşuyormuşçasına yorulmuştuk. Gerginliğin ve bilinmezliğin kalplerimizden çaldığı enerjiyi görebiliyordum. Her birimizin aklımızda onlarca soru sorduğu o kadar belliydi ki. Ancak neden konuşmadığımıza, içimizi yiyip bitiren merakı birbirimize anlatmadığımıza bir türlü anlam veremiyordum.

Az önce neler düşündüğünü büyük bir açlıkla merak ettiğim kadının bir şekilde zihnine girmiştim. Koltukta bir yandan bunun nasıl olduğunu anlamaya çalışıyor bir yandan da gözümde bu kadar erişilmez bir izlenime ulaşan Güneş Hanım’ı hüngür hüngür ağlarken görmenin verdiği şaşkınlığı yaşıyordum. Zihninde kızının resmini dağınık bir topuzla, rengarenk yazlık bir elbiseyle çizerken içimde huzurlu ve şefkatli bir izlenim oluşturan bu kadın şimdi karşımda o görüntünün tam tersine koyu mora çalan takım elbisesi, Demir Leydi’yi andıran saçları ve parmaklarında sigarasını illüzyon yapmaya hazırlanan bir sihirbaz gibi dolaştırmasıyla soğuk ve ürkütücü bir görünüm oluşturuyordu. Şefkatli haliyle de her şeyi başarabilecek güveni vermesine karşın içi ve dışı arasındaki bu uçurumu andıran karşıtlığa neden gerek duyduğunu anlayamıyordum.

En sonunda parmaklarındaki sigarasını dudaklarına götürüp yaktı. Birkaç kere soluyup boz renkli dumanları ağzından ofisin tavanına doğru üfledikten sonra bana dönüp “Özleyiş’i nereden tanıyorsun, bu birinci sorum. Özleyiş’in zor durumda olduğunu nereden çıkardın, bu ikinci sorum.” dedi. Az önce salonda benimle konuşan kadından çok daha farklı biriyle konuşuyordum sanki. Bu kez sesinde soğukluk ve gücün yanısıra tehditkarlık da vardı. Sorularını o kadar ağır konuşarak sormuştu ki zaman kavramı benim için anlık uzayıp genişlemişti. İki sorunun arasında duraklayıp iki soluk daha alması ortamı daha da germişti. Ne var ki kendi içimde onun bu davranışları sergi salonundaki gibi beni etkilemiyordu şu an. Ne kadar yüzüne komutan ciddiyeti oturtursa oturtsun zihninde gördüğüm o şefkatli kadın gözlerimin önünden gitmiyordu. Sorular bittikten sonra Sızı bir şeyler söyleyecek olsa da Güneş Hanım onu çok kesin bir tavırla susturdu. Güneş Hanım yeniden bana döndüğünde Sızı’nın yüzündeki korkuyu ve kaygıyı fark ettim. Güneş Hanım’ın onu azarlar gibi konuşması belli ki üzmüştü onu. Yüzünü düşürüp bakışlarını yerdeki halıya dikmişti. Gözlerine bakıp “Ne hissediyor acaba şu an, kim bilir aklından neler geçiyordur?” diye düşündüm. Aklımdan bunu geçirmemle birlikte gözlerimin arkasına o rahatsız edici ağrının sokulması bir oldu. Yine aynısı oluyordu işte. Yavaş yavaş gözlerim beyaz parıltının tutsağı olmaya başlamıştı. Artarak giden parıltı ve ağrının doruk yaptığı noktada bıçakla kesilmiş gibi bir rahatlık duygusu geliverdi. Gözlerimi açtığımda Norveç’teki fiyortlara benzeyen bir yerde, bir uçurumun kıyısında buldum kendimi. Sızı bir eliyle beni arkasına almış öteki eliyle de biraz büyükçe bir taşı tutmuş beni koruyordu.

Yüzünü göremiyordum ancak saçları arkasından örgülüydü. Biraz kendimi geri çekmeye çalışıp üzerinde ne olduğuna göz gezdirdim. O da ben de okul üniforması giyiyorduk. Karşımıza baktığımda çevremizi sarmış bir sürü çocuk olduğunu gördüm. Bunları hatırlayacak gibi oluyordum. Bu yüzleri… Şu karşıda duran uzun boylu, ablak yüzlü olan. Neydi bu çocuğun adı? Onun yanındaki şişman olan. Sırtında çantası olanı hatırlayamıyorum ama. Bir de en önde duranın yüzü bir garip geliyor. Sanki bir uyumsuzluk var. Sızı bir yandan çocuklara bağırıyor bir yandan da elindeki taşı onlara atmakla caydırıcı olmaya çalışıyordu. Ben bu sahneyi anımsıyorum. Orta okula yeni geldiğimde yaşamıştım. Derslerim iyi olduğu için beni aralarına almayı kabullenememiştiler. O yüzden bir gün okul çıkışında birkaçı birden beni bir köşeye sıkıştırıp üzerime gelmişti. Kavgacı biri olmadığım için beni kışkırtmaya çalışmalarına karşın sakin kalmayı başarmıştım. O yüzden biraz itilip kakıldıktan, biraz da hakarete uğradıktan sonra bırakmıştılar beni. Ama o zaman Sızı yoktu. Hatta bu olayı ona bile anlatmamıştım. Biliyor muydu ki böyle bir şey yaşadığımı? Biliyorsa bana niye söylememişti hiç? Ya da şu an aklından neden bunları geçiriyordu?
Çocuklar üzerimize yürümeye başladıklarında en önde gelenin yüzünün Güneş Hanım’ın yüzü olduğunu fark ettim. Sinirli sinirli bize doğru geliyordu. Ne yapacağımızı bilemeyecek biçimde geriye doğru adım atarken çocuklardan biri yerden küçük bir taş alıp bana doğru fırlattı. Taş bacağımın kenarına vurup uçurumdan aşağı düştü. En önde yüzü Güneş Hanım’a ait olan sınıfın en yaramazı olmak üzere bu ilk taşla birlikte galeyana gelen çocukların tümünün üzerine Sızı elindeki kocaman taşı büyük bir çabayla attı. Çocuklar zarar görmemek için bir anlık da olsa dağıldı. Bunu fırsat bilen Sızı hemen bana dönüp olanca gücüyle “Kaç Arkadaş kaç! Çabuk ol yakalanmadan gidelim!” dedi. Ancak bunları bana söylerken cümlelerin sonuna doğru tıpkı Güneş Hanım’ın yüzüme kayıtsız bakması gibi onun da bakışları yavaşça donuklaştı. İyice yüzüme kilitlendiği anda aynı baş ağrısı ve parıltıyla birlikte gözlerimi kapamak zorunda kaldım. Gözlerimi açtığımda ofisteydim. Sızı hala gözlerini yere dikmiş dalgın dalgın bakıyordu. O anda masadaki isimliğin yanında duran saate göz ucuyla baktım. Neredeyse zaman hiç ilerlememişti. Belki bir ya da iki saniye.

İsimlikteki adı okumak istesem de üzerine mürdüm rengi ve açık krem tonlarında birkaç rengin uzun çizgilerle desen oluşturduğu bir fular atılmıştı. Yalnızca Güneş yazısı açıktaydı. İsimlikten fuları çekmek istiyordum ancak yeniden gözlerimi Güneş Hanım’ın gözlerinde buldum. Ona bir yanıt vermek zorundaydım. Ancak biraz önce Sızı’nın zihninde gördüklerim de aklıma takılmıştı. Durum yeterince karışık değilmiş gibi şimdi aynı anda Sızı’nın zihninde kendime ilişkin gördüklerim, Güneş Hanım’ın zihninde kızına ilişkin gördüklerim ve benim bu olayda nasıl bir yardımcı rolü üstlenebileceğim konuları aklımın odalarında oradan oraya koşturup duruyordu. Bir an önce dosdoğru gözlerimin içine bakan bu kadına, her şeyden önce anneye doyurucu yanıtlar vermem gerektiğini duyumsuyordum. Ancak zihnimi oyalayan onca konuyu bir sıraya oturtamıyor, aklımdaki kargaşayı durgunlaştırmakta güçlük çekiyordum. Tam olarak şu an yalnız kalmaya gereksiniyordum. Yumağın ucunu bulabilmek için bir parça yalnızlık. Özdemir Asaf’ın “O merdivenleri bir çıkışım vardı sanki aranızdan kaçıyordum” dediği gibi beni buradan doğruca evime götürecek bir merdiven dilediysem de bunun bir anlamı yoktu. Gerçekle yüzleşmek zorundaydım. Hiç değilse şimdilik Sızı’yla ilgili düşüncelerimi daha sonraya ertelemek daha mantıklı olacaktı. O yüzden kendimi olabildiğince dinginleştirip konuya odaklanmaya çalıştım.

Önce Güneş Hanım’a her şeyi anlatmakla anlatmamak arasında tereddüt ettim. Çünkü daha benim bile yeterince kavrayamadığım bir deneyimi onun kabullenmesi olanaklı gelmiyordu bana. Ne var ki önümde gerçekleri olanca duruluğuyla söylemekten özge yol yoktu. Anlatmaya önce çekinerek başladım. Ben konuştukça yüzünde hiçbir ifade değişikliği olmuyordu. Ona kızıyla ilgili bildiklerimi de nasıl öğrendiğimi de anlatmıştım. Ancak hala bana inanıyor gibi görünmüyordu. Neden sonra konuşmamın içinde ofisinde oturan adamlardan biri söze girdiğinde odanın her yanının 1952 sayısıyla dolduğunu söyleyince bütün ifadesi değişti. Sanırım bana gerçekten inanmasını sağlayan bu ayrıntı olmuştu. Zihninde gördüklerimle ilgili ona kızının ön planda olduğu anları anlatmıştım. Dolayısıyla onun dışında kalan ayrıntıların konumuzla ilgisi olmadığını düşünerek es geçmiştim. Ben 1952’den söz edince bütün gördüklerimi başından sonuna anlatmamı istedi. Ben de anımsayabildiğim ne varsa ona eğip bükmeden anlattım. Yaptığım şey doğru muydu ya da Güneş Hanım böyle bir şeyi anlatmak için güvenilir biri miydi hiçbir fikrim yoktu. Yalnızca anlatıp kurtulmak istiyordum. Ben anlattıkça o da kendi zihninden geçirdikleriyle benim anlattıklarımı karşılaştırıyordu. En son masanın üzerindeki çerçeveye gözüm takıldı. Çerçevenin arkası bize dönüktü. O fotoğrafta da üç kişi olduğunu söylediğimde Güneş Hanım sigarasını tuttuğu eliyle çerçeveyi yavaşça bize doğru döndürdü. Fotoğrafta gerçekten de üç kişi vardı. Orta ve işaret parmağının arasına aldığı sigarasıyla en sağdan başlayarak tanıtmaya başladı. “Bu ben. Yanımdaki Özleyiş. Kızım. Benim her şeyim, dünyaya tutunma nedenim. Bu da Varlık. Eşim. Yani eski eşim. Kendisi bir tablo eksperi. Aynı zamanda birçok işi daha vardır tabii. Yarış atı yetiştiricisidir. Çiftliği de vardır. Enternasyonel koşusu, Gazi koşusu gibi önemli yarışların her birinde her zaman iki atı yarışır. Bir ara siyasete girmişliği de olmuştu. Ancak orası ona bile çok geldiği için pabuç döndüremeyeceğini anlar anlamaz tüymüştü. Varlık ilginç biridir. Eşeledikçe altından ne çıkacağını kimse bilemez. O yüzden yapabileceklerinin sonunu ne siz görebilirsiniz ne de ben görebilirim. Zaten beni korkutan da bu.”

Fotoğraf, Güneş Hanım’ın zihninde gördüğüm gibi en azından beş altı yıl önce çekilmiş olmalıydı. Şimdi kestane renkli dalgalı saçlı Güneş Hanım fotoğrafta koyu kumral ve kıvırcık saçlıydı. Özleyiş, belki on sekiz belki yirmi yaşında görünüyordu. Ona baktığımda dikkatimi çeken belirgin bir özellik yakalayamıyordum. Gün boyu sokakta gördüğüm ve unuttuğum herhangi birinden farksızdı. Varlık Bey ise halinden memnun ve babacan bir izlenim oluşturuyordu. Her şeyden önce Güneş Hanım’ın zihninde gördüğüm üzere takım elbise giyip fötr şapka takmıyordu. Varlık Bey’e baktığımda Güneş Hanım’ın anlattığı gibi ürkütücü bir görüntü canlanmıyordu aklımda. Ancak insanların zihnine girebildiğim şu kısıtlı deneyimlerde kişinin dışarıya yansıttığıyla içinde büyüttüğü arasındaki garip ayrımı görmüş olmak beynime bu gerçeği dank ettirmişti. Gerçekten de bir adım geri atıp resmin bütününe bakınca hangi hırsız, hırsız izlenimi ya da hangi katil, katil görüntüsü veriyordu dışarıya karşı?
Güneş Hanım artık bana güvenmiş olacak ki içinde taşıdığı yükü Sızı’yla bana da anlatmaya başlamıştı. Eski eşiyle olan iletişiminden, aralarında geçen olaylardan, birbirlerine olan sevgilerinden ve Özleyiş’i nasıl sevdiğinden söz ederken her şeye karşın o denli ketum davranıyordu ki anlattığı hiçbir konu üçü arasındaki ilişkiye dair zihnimde herhangi bir duruluk oluşturmuyordu. Konuşmasının içinde, 1952’yi söylediğimde ancak böyle bir şeyi gerçek olabileceğine ikna olduğunu söylemesine karşın yine de güven duygusunu damlalıkla veriyordu. Dışarıdan bakıldığında içten görünen ancak özünde üstünkörü bir sohbeti aşmayan konuşmanın sonlarına doğru gözümde eskisi kadar ulaşılmaz görünmemesinden güç alarak Güneş Hanım’a 1952’nin ne olduğunu sordum. Sorumun sözünü bölüyor olması hoşuna gitmese de beklediğim gibi bana çıkışmayarak bunun ne anlama geldiğini Sızı’nın bileceğini söyledi.

Sızı’nın anlattığına göre ne zaman çizildiği kesin olarak belli olmasa da karbon testlerine göre yaklaşık beş yüz ya da altı yüzyıl yaşında olduğu bilinen bir tablonun adıymış 1952. Tablonun şu an belirlenmiş bir değeri olmadığı gibi adına parasal meblağ koymak bir yana var olan tabloların değerini 1952 tablosuna göre ölçeklendiren bir kuruluş dahi varmış.

Meraklı gözlerle Güneş Hanım’a dönüp “Peki bu tablonun Varlık Bey’le ya da kızınızla ilişkisi nedir?” diye sordum. Ona yardım edebilmem için durumu enine boyuna kavramam gerekiyordu. Güneş Hanım yüzüme tedirgin bir ifadeyle bakıp “Sanırım daha fazla uzatmanın bir anlamı yok. Zaten tam olarak derin bir kuyunun dibine itiliyor gibiyim. Önümde gitmeye zorlandığım tek bir yol var ve o da koskocaman bir çıkmaza açılıyor. Belki de siz beni bu durumdan kurtarmak için karşıma çıktınız.” dedi. Onca zamandır konuşuyor olmamıza karşın ancak gerçek sorunlara indiğimizi hissetmeye başlamıştım. Güneş Hanım sözlerini bir yandan yardım dileyen bir bakışla bir yandan da umutsuzca sürdürüyordu. “Varlık’ın tablo eksperi olduğunu söylemiştim. 1952 gibi birçok ünlü tabloyu yakından inceleme fırsatı bulduğu gibi birçoklarına da sahip olmuştur. Son on beş yıldır 1952’nin ait olduğu galeri onu tıpkı turneye çıkan müzik grupları gibi beş yılda bir dünya turuna çıkarıyor. Girişimlerimiz sonucunda bu yılki turne izlencesinde Türkiye de bulunuyor. Üstelik bu galeride sergilenecek. Onu buraya getirebilmek için verdiğim emeği tahmin edemezsiniz. Üç gün sonra Budapeşte’den buraya doğru yola çıkacak. Dolayısıyla tablonun ne kadar önemli olduğunu anlamışsınızdır, bunu elbette bizim gibi Varlık da biliyor. Tablonun Türkiye’ye geleceğini öğrendiğinden beri onu çalması için ona yardım etmemi istiyor. Başlarda bu isteğini önemsemedim. Daha doğrusu böyle bir şeyi deneyecek kadar kendini yitirdiğini düşünmüyordum. Ancak dedim ya onca zaman geçmesine karşın hala tanıyamadığım, görünce beni şaşkına çeviren yönleri ortaya çıkıyor. Önceleri benden yardım isterken sonralarda bu isteği bir buyruğa dönüştü. Sergi tarihi yaklaştıkça beni iyice sıkıştırmaya başladı. Nasıl bu kadar kendini kaptırdığını anlamak istesem de bunu başaramıyordum. Tanrı’m her şeye sahip bir insan. Her şeye. Ancak önlenemez bir dürtüyle bu tabloyu da istiyordu. Ben ona yardım etmeyeceğimi söyledikçe öfkeden deliye dönüyordu. Sürekli bana her şeyi ayarladığını yalnızca ona tablo sergiden çıkarken saklanacağı bölmeye gidişi sırasında içeriden yardım edecek bir kişiye ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Düşünsenize çocuklar. Benim galeri müdürü olarak böyle bir yardım yaptıktan sonra bu durumun anlaşılmaması olasılığı var mı? Ama o bunu anlamak istemiyordu. Yine de onu bir şekilde engelleyebiliyordum. Ta ki bugüne dek. Siz içeriye girmeden önce o geldi. Tam da Arkadaş’ın gördüğü gibi birkaç kişiyle birlikte bu odaya doluştular. Benden son kez insani biçimde yardım istediğini söyledi. Yanıtımın değişmediğini duyduğunda onun ne kadar daha gaddarlaşabileceğini anlamış oldum. Özleyiş’i kaçırmış. Kızımı. Kızımızı. Onu bir yere götürüp kapatmış. Beni, eğer ona tabloyu çalmasında yardım etmezsem kızımı öldürmekle tehdit ediyor. Bir insan bir tablo için nasıl bu hale gelebilir? Ne yapacağımı bilmiyorum. Kızımı yitirmek istemiyorum.”

Sözlerini sonlandırdığında zihnindeki sahnenin bir benzerini yaşadığımızın ayırdına vardım. Yine elinde sigarası ve gözünde yaşları vardı. Hem Sızı hem de ben dinlediklerimiz karşısında şok olmuştuk. Bir insanın eşini değeri ne olursa olsun herhangi bir şey için kendi öz kızıyla tehdit etmesinin arkasında yatan düşünce yapısı ne olabilirdi? Her gün ana haber bültenlerinde izlediğimiz akla yatmayan onca olaydan biri de gözlerimizin önünde gerçekleşiyordu. Hastalık gibi, bize bulaşmayana dek gerçek olduğuna inanmamıştık. Oysa gerçeğin tokadını yüzümüze son beş dakikanın içinde çok sağlam yemiştik.
“Peki emin misiniz, gerçekten yapar mı böyle bir şey? Blöf yapıyor olamaz mı? Yalnızca sizi korkutmak istiyordur belki de.” dedi Sızı. Kördüğümün içinden bir çıkış yolu arıyordu. Güneş Hanım ellerinin arasına aldığı başını yerinden oynatmayarak “Yıllar boyu kendi eliyle büyüttüğü, en sevdiği atını kazanamadığı ikinci yarıştan sonra yine kendi eliyle öldürmüş bir adamdan bahsediyoruz. Onun acımasızlığının sonunu kestiremiyorum artık. Bir şeyi dile getiriyorsa boşuna getirmiyordur.” dedi. Varlık Bey hakkında öğrendiğimiz her yeni bilgi soluğumuzu kesiyordu. Güneş Hanım’ın son cümlelerinden sonra birkaç dakikayı aşan bir sessizlik oluştu. Bu sessizliği başlattığı gibi yine Güneş hanım bitirdi. “Aslında şu an aklıma geldi. Arkadaş, sen, sen onun zihnine tıpkı benimkine girdiğin gibi süzülürsen Özleyiş’in yerini bulabilirsin belki. Onun yerini bildiğimizden ne Varlık’ın haberi olur ne de kızıma bir zarar gelir. Hem sergi geçene dek Özleyiş’i korumayı başarırsak tablonun da çalınmasına engel oluruz.” Daha bir saat önce kendi gerçek dünyasında yaşayan bu kadının anlattığım olağanüstü deneyimleri bu denli kısa sürede sindirmesi ve çözüm yolu üretecek kadar da özümsemesi bana bir an garip hissettirmişti. Ancak daha sonraları üzerine yeniden düşündüğümde de anlayacaktım ki insanlar öyle dillendirildiği gibi değişime karşı değiller. Farklılığa karşı değiller. Bilinçlerinde herkes kendine kamufle olmasını sağlayacak, sivri noktalarını gizleyecek bir yöntem geliştirse de mayalarında bu aynılığı kabul etmeyen güçlü bir yan olduğunu görüyordum. Değişmek, alışmak, uyum sağlamak belki de insan olarak en büyük becerimiz. İnsanların zihinlerine girebilme düşüncesi sıra dışı olmasına karşın şu ana dek ne Sızı’nın ne de Güneş Hanım’ın tepkisini çekmişti. Hatta onları da bir kıyıya bırakırsak bana bile neredeyse olağan dışı gelmiyordu. Bizi yaşama bağlayan alışma yetimiz olmasaydı nasıl Güneş Hanım’ın zihninden çıktıktan sonra daha ne olduğunu doğru düzgün ben bile anlamamışken ağzımdan çıkan ilk sözler ona yardım edebileceğim üzerine olurdu. Bir kutunun içinden insan seslerinin çıkmasına, daha büyük bir kutunun içinde bir sürü insanın konuşmasına, sesinin kabloların içinden bir başkasına ulaşmasına nasıl uyum sağladıysa insan benim zihinlere girebilmem de bunlardan daha garip değildi.

“Anladığım kadarıyla ancak karşımdaki insanın gözleri daldığında onun zihnine girebiliyorum ve benim görebileceklerim onun o an aklından geçirdikleriyle sınırlı. Özleyiş’in yerini öğrenmek için benim Varlık Bey’le aynı ortamda bulunmam, onun dalması ve daldığında da Özleyiş’i düşünmesi gerekiyor. Bunu nasıl yapacağız?” dedim. Güneş Hanım’ın gözlerinde yeniden bir pırıltı belirdi. Az önceki çökkün görüntüsü yerini kendinden emin bir tavra bırakıyordu. “Sen onu hiç merak etme. Onu nereden vuracağımı çok iyi biliyorum. Serginin olduğu gün bir gala düzenliyoruz. Sanat dünyasının bütün önemli kişileri o güne davetli. Elbette Varlık da. Bu tablonun öyküsüyle ilgilenen gazeteci ve çevirmen bir karıkoca var. Gala akşamı onlarla özel olarak yarım saat kadar ofisimde sohbet edeceğiz. Varlık’ı arayıp ona yardım etmeyi kabul ettiğimi söyleyeceğim. Sonrasında gala günü onu ve sizi de bu sohbete davet edeceğim. Hem Varlık için tabloya ilişkin daha çok bilgi alma olanağı doğacak hem de seni tırnak içinde genç şair Arkadaş’ı onlarla tanıştırmış olacağım. Bu sayede gözleri daldığında onu görme fırsatı yakalamış olacaksın. Gözlerinin dalmasını sağlayacak ve Özleyiş’in yerini düşündürecek yönlendirmeleri ben yapacağım. Sen de bu fırsatı kullanıp kızımın yerini öğreneceksin.” dedi.

Plan kağıt üzerinde işler duruyordu. “Peki kızınızın yerini öğrendikten sonra?” diye sordum. Güneş Hanım ilk kez yüzüme kendi çocuğuna bakar gibi bakıyordu. “Sizden başka kimseye güvenemem. Onu şehirden çıkardığını sanmıyorum. Böyle bir zahmete girecek kadar ince düşündüğünü sanmıyorum. Tanrı’m kendi evine bile saklamış olabilir. O yüzden yerini öğrendiğinizde sizden oraya gitmenizi istiyorum. Oraya gidip kızımı almanızı. Ama bunu o gece yapmalısınız çünkü tüm gücüyle tabloyu çalmak için buraya gelecektir. O geceden sonra bir daha ne onu o kadar zayıf yakalayabiliriz ne de Özleyiş’i kurtarabiliriz.”

Bu uzun konuşmamızdan sonra, gala gününde yapılacak sohbete ilişkin ayrıntılar ve saat üzerinde de uzlaşmaya vardıktan sonra ofisten Sızı’yla birlikte çıkmıştık. Ne onun bir şey söylemeye gücü vardı ne de benim. Yine bir belirsizlik dalgasının içinde seçimlerini benim yapmadığım bir yolun üzerinde ilerlemeye başlamıştık. Ve bu yol gitgide önümüze çözülmesi gereken yeni düğümler çıkarıyordu.

 

 

A Friend of Order (Sıradan Bir Arkadaş) – Rene Magritte – 1964

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir