Arkadaş – 3. Sarmal

Arkadaş

3. Sarmal

“Şairler çayırlarda ya da tavan arasında hoşa giden yaratıklar olabilirler ama montaj hattına sokulan bir çomaktırlar.”

Rollo May

 

Salonda inanılmaz bir kalabalık vardı. Başımı nereye çevirsem ya adını bildiğim ancak yüzünü tanımadığım ya da yüzünü tanıdığım ancak adını bilmediğim insanlara denk geliyordum. Sinema salonunda izleyicilerin arasındayken ansızın perdenin içine, filmin tam orta yerine bırakılmışım gibi çevreme garip garip bakınıyordum. Sızı böyle davetlere önceden beri geldiği için hatrı sayılır tanıdık kitlesi oluşturmuştu. Ayaküstü birkaç kişiyle beni tanıştırmış genel geçer de olsa birçok dergi yazarıyla, gazeteciyle sohbet etme fırsatı yakalamıştım. Güneş Hanım’la ofisinde konuşalı dört gün olmuştu. Odur budur onunla yalnızca bir kez telefonla görüşmüştük. Bu süre boyunca her gün hatta her saat biraz daha artarak kendime neden böyle bir işin içinde olduğumu sorup duruyordum. Aklımda birbiriyle çatışan iki ayrı düşünce vardı. Eskiden bu karşı düşüncelerin ortaya çıkması arasında belirgin bir süre bulunuyorken yıllar ilerledikçe bu süre iyice azalmaya başlamış en sonunda da tümüyle ortadan kalkmıştı. Önceleri zihin sokaklarım birbirini dik keserken artık üst üste gelmeye, çakışmaya, bir ile sıfırı, var ile yoku aynı kapta eritmeye başlamıştı. Şimdi ne düşünsem anında antitezini de zihnimde hazır buluyordum. Televizyonlardaki sonu gelmeyen, sonuca varılamayan tartışma programları gibi yalnızca kuru gürültü çınlıyordu kafatasımın içinde. Ben bu işin içinde neden vardım? Bu kez suçu başkasının üzerine atamazdım, ben seçmiştim yardım etmeyi. Bu gerçeği göz ardı edemiyordum. Ancak durum bundan daha öteydi. Özleyiş’in zor durumda olduğunu anladığım an hiç tanımadığım bu kadın için, neler yapabileceğimi ben de bilmiyorken yardım etme düşüncesi içimde hiçbir ukde bırakmaksızın beni sarmıştı. Güneş Hanım’a yardım edebileceğimi söylediğim ilk anda sözlerimden hiçbir tereddüt duymuyor, doğru olanın bu olduğuna inanıyordum. Saatler ilerleyip sorumluluğun ağırlığı omuzlarıma oturdukça hala yardım etmem gerektiğine duyduğum inançtan bir şey yitirmemiş olmama karşın bu işin altından nasıl kalkacağımla ilgili kendi kendimi tüketiyordum. Bir şair olarak yer edinebilmem için yalnızca yazmanın yeterli olmadığını, bana doğru kapıları açacak kişilerle de tanışmam gerektiğini biliyordum ancak bir yandan da onlarla tanışma ve iletişim kurma, daha da önemlisi bu iletişimi belli bir düzeyde sürdürmek zorunda olmam bana geleceğimi ipotek altına alıyormuşum gibi hissettiriyordu. Bu gürültünün susması, tüm seslerin tane tane konuşması gerektiğini anlıyordum. Yoksa bu biçimde yaşamımı sürdürmek var olan bir parça huzurumu da benden alıp götürecekti.

Kendi kendime dalmışken sol bacağımdaki ağrıyla irkildim. Güneş Hanım’ın ofisinden ayrıldığımızdan beri bir ağrı duyuyordum. Yaklaşık bozuk para büyüklüğünde bir morluk da oluşmuştu. Nasıl olduğunu anımsayamıyordum. Sanırım kendimden ilk geçişimde yere eğildiğimde incitmiştim. Sızı elimi bacağıma götürdüğümü görünce “Yine ağrımaya mı başladı? Ayakta durmayalım istersen. Şu köşeye geçelim. Biraz sonra Güneş Hanım’ın ofisine geçeceğiz. Onun yanına gitmeden önce seninle konuşmak istediğim bir konu var.” dedi. O kalabalığın içinde kanepeler çok kısa süre boş durduğu için aceleci adımlarla köşeye doğru seğirttik. Oturduğumuzda yüzünü bana dönüp “Sana bir soru soracağım, bunca yıldır tanıyoruz birbirimizi, bana karşı lütfen dürüst ol.” dedi. Bunca yıldır birbirimizi tanımamıza karşın neden ona karşı dürüst olmamı vurgulama gereği duymuştu? Bana güveniyorsa böyle bir istekte bulunmasının ne anlamı vardı? Şu tek cümlesinde bana duyduğu güvenin temellerinin hiç de sağlam olmadığını düşündüm. Ancak her zamanki gibi bu düşüncenin antitezi de aynı güçte sesini çıkarıyordu bir yandan. İnsanlar gerçekten birbirlerine tam anlamıyla güvenebilir miydi? Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’da söyledikleri geliyordu aklıma. “İnsanlar ancak muayyen bir sınıra dek birbirine yaklaşabilir. O sınırdan sonrasını uydururlar.” Bunun da gerçeklik payı vardı. Son cümlesiyle bir sonraki kuracağı cümle arasında bu düşünceler aklımda uçuşurken ona karşı ön yargılı davranmayıp, susup dinlemeye karar vermiştim. Sözünü sürdürdü. “Ne zamandan beri insanların zihnine giriyorsun?”

Neden bunu soruyordu ya da neden merak etmişti? Yüzümde garip bir ifadeyle “Güneş Hanım’ı gördüğüm andan bu yana. Bunu senin de bildiğini sanıyordum.” dedim. Pek de ikna olmuş görünmeyerek “İlk kez orada mı yaşadın yani bunu?” diye sordu. Neden bunda kuşku duyduğunu anlamamıştım. “Evet Sızı. İlk kez o gün yaşadım. Ancak anlamadığım şey bunu ilk kez yaşadığımı ofiste Güneş Hanım’a söylemiştim zaten. Neden bundan hiç söz etmemişim gibi şimdi bana soruyorsun? Her şey bir yana daha önceden beri yapabiliyor olsam bunu senden neden gizleyeyim? Neden sana anlatmayayım?” dedim. Sorularımı yanıtlamak yerine başka bir soru daha sormayı yeğlemişti: “Peki benim zihnime girdin mi hiç?” Ona karşı dürüstlüğümü korumak istiyordum: “Evet girdim, Güneş Hanım’ın ofisindeyken. Bir kez.” Zihnine girdiğimi öğrendiğinde birden yüzü değişti. Sakin görünüşüne kızgın bir ifade yerleşti: “Peki sen bunu neden söylemedin?” dedi sert bir ifadeyle. Böyle karşılık alacağımı düşünmemiştim. Bu sözü karşısında afallamıştım: “Yani, bilmiyorum. Sordun, söyledim işte. Dürüst davranıyorum sana karşı.”
Sözlerim onu iyice öfkelendirmişti. Ancak onu öfkelendirecek kadar ne yaptığımı anlamamıştım. Az önce ona karşı dürüst olmamı istediğinde, ben ona bir parça kızmışken şimdi saniyeler içinde rolleri değişmiştik. Üstelik az önce benim ona kızdığımdan haberi yokken şu an kendimi bir cenderenin içinde bulmuştum. Sızı, bu şaşkınlığımın içinde ne söyleyeceğimi bilemezken söze girmişti bile: “Arkadaş, bana karşı dürüst davrandığını söylüyorsun ancak ben sana sormasam benim zihnime girdiğini belki de hiçbir zaman söylemeyecektin bana. Baksana dört gün geçmesine karşın tek bir söz bile etmedin. Şimdi bu nasıl bir dürüstlük?” Bir anda olduğum ana çakılı kaldım. Bu konuma nasıl gelmiştim? Ben ona bir şey söylememiştim, evet ancak bunun arkasında bir neden yoktu ki. Fırsat olmadı, denk gelmedi, konusu açılmadı… Ne dersek diyelim. Şimdi yeri gelmişti, ben de eğip bükmeden söylemiştim. Ancak neden böyle güvenilmez bir durumda kalmıştım şimdi? Daha da dibe doğru çekilmeden kendimi açıklamaya çalıştım: “Ben sana bile isteye söylemezlik yapmadım ki. Şimdi sırası geldi, sordun ben de anlattım. Yalan söylemek istesem, dürüst olmasam zihnine girmedim derdim.” Sızı sözlerimden hiç ikna olmuş görünmüyordu hatta öyle bir bakışı vardı ki bir an dinlemediğini bile düşünmüştüm: “Anlamıyorsun Arkadaş, benim zihnime giriyorsun ve bunu bana söylemiyorsun. Bu üzerinden geçilebilecek ya da ‘Söylerim bir ara, ne olacak?’ diye geçiştirilecek bir konu değil. Zihnime girmenin, yatak odama girmenden ne farkı var ya da çantamı karıştırmaktan, günlüğümü okumaktan? Ne hakla zihnime girebilirsin? Beynimizin içi de tıpkı bu saydıklarım gibi bizim mahrem yerlerimizden biri. Belki de en mahremi. Sense geçmişsin karşıma zihnime benden izin almadan girdiğini söylüyorsun, üstelik dört gün sonra benim sormamla. Bu yaptığının çalılıklardan ünlüleri gözetleyen magazincilerden ne farkı var? Güneş Hanım buna ses çıkarmamış olabilir. Ancak bu herkesin böyle düşündüğü anlamına gelmez.”

Haklıydı. Haklıydı ama ben de haklıydım. En azından haksız değildim. Aklım karışmıştı. Dediklerini hiç düşünmemiştim. Ona söylemem gerekirdi, bu doğru geliyordu şu an bana da. Neden söylememiştim? Ona verebilecek bir yanıt arıyordum ancak mantıklı bir açıklama bulamıyordum. İyice keyfim kaçmıştı. Bana duyduğu güvenin sallantıda olduğunu hissediyordum. Bunu düzeltmek için bir şeyler yapmak istiyordum ancak ne yapacağımı bilemiyordum. Bir yandan da garip biçimde az önce ben ona kızgınken neden susup bunun üzerinden geçtiğimi anlamaya çalışıyordum. O an orada sözünü durdurup rahatsızlığımı dile getirmiş olsaydım şu an belki de çok farklı bir durumda olacaktık. Ancak benim orada o cümlesini canıma çektiğimden haberi yoktu. Bunu gecikmeli de olsa şu an ona söylemeyi geçirdim aklımdan. Ancak bu kez de misilleme yapıyormuş gibi görünecektim. Olacak şey miydi bu? Durup dururken nasıl olmuştu bunca şey?
Ağzımda bir şeyler gevelemeye çalışırken, saatine baktı. Güneş Hanım’ın ofisine geç kalıyorduk. Sözlerimi ağzıma tıkıp apar topar beni olduğum yerden kaldırdı. Şu an bunları daha fazla konuşmak istemediğini söyleyip ofise doğru yöneldi. Yine söz konusu kendi yaşamım olmasına karşın kararları benim yerime bir başkası alıyordu. Ben de bu boyunduruğa sesimi çıkarmadan uyuyordum.

Ofise geciktiğimiz için özür dileyerek girmiştik. Güneş Hanım her zamanki gibi masasının arkasındaki koltuğunda soğuk ve mağrur duruşunu bozmadan oturuyordu. Karşısındaki iki koltukta da yan yana oturan en çok otuz yaşlarında bir kadın ve bir erkek vardı. Gözlerim doğal olarak Varlık Bey’i arasa da henüz odada beşimizden özge kimse yoktu. İçerideki hanımefendiyle beyefendiye de selam verdikten sonra biz de koltuklara oturduk. Oturduktan sonra Güneş Hanım bizi onlarla tanıştırmaya başlayacağı sırada kapının ardından iki kez sakin tık sesi duyuldu. Tanışmamızı bölen sesin geldiği yöne doğru her birimiz gözlerimizi çevirmiştik. Kapı açıldığında içeriye uzun boylu, sinekkaydı tıraşlı, yüzü yanaklarından biraz içe çökük, beyaz tonlarında yazlık bir takım giyen ellilerinin sonunda bir adam girdi. Elindeki keten görünümlü bej renkli fötr şapkasını havaya kaldırarak “Kusura bakmayın geciktiğim için özür diliyorum. Malumunuz sergi salonu epey kalabalıktı, uzun süredir görmediğim birçok eski dostla konuşma fırsatını bulmuşken kaçırmak istemedim. O nedenle beklettim sizi.” dedi.

Az önce biz de salondaydık ancak Varlık Bey’i hiç görmemiştik. Şimdi gecikmesine böyle bir mazeret sunması bana hiç inandırıcı gelmemişti ancak üzerinde durmadım. Güneş Hanım herkesin en sonunda geldiğini söyleyerek hepimizi birbirimizle tanıştırmaya başladı: “Varlık senin de izninle önce gençleri tanıtarak başlamak istiyorum.” Varlık Bey bu ricayı başıyla onayladı. Ardından Güneş Hanım sağımızda oturan karıkocaya dönerek “Hanımefendi, benim sevdiğim bir dostumun bürosunda çevirmen olarak çalışıyor. Kendisi Cermen dil ailesinden birçok dilde anadil düzeyinde yetkin olduğu gibi Arapçanın da tüm lehçelerini iyi bilir. Bunun yanında onu öteki çevirmenlerden ayıran en önemli özelliği dünya üzerindeki seyrek konuşulan ya da ölü olarak tanımlanan dillerdeki başarısıdır. Kendisiyle sohbet etmek çok zevkli ve insanın ufkunu açıcıdır.” dedi. Varlık Bey içeri girerken ofisteki tüm kadınların elini öptüğü için bu onurlandırıcı tanıtmanın ardından koltuğunda hafifçe kaykılarak şuh bir ses tonuyla “Tanıştığımıza yeniden memnun oldum Hanımefendi.” dedi. Hanımefendi de ona bir baş selamıyla karşılık verdiğinde Güneş Hanım sözlerini kaldığı yerden sürdürdü: “ Beyefendi, Hanımefendi aracılığıyla tanıdığım farklı bakış açılarına iye, sanatla ve tarihle bağlantısı güçlü, sıfır noktasından olduğu konuma gelmiş iyi bir gazetecidir. Kendisi şu an yeni kurulmuş genç bir gazetenin editörlüğünü yapmakta. Özellikle bu gece ondan 1952 hakkında bence öğreneceğin birçok bilgi olacak Varlık.” dedi.

Güneş Hanım onları tanıtırken durup kendi yaşamıma baktım. İnsanlar ne güzel yaşamlar sürüyor ne güzel işler başarıyorlardı. Benimse içimde bitip tükenmeyen bir hayıflanma ve keşkeler zinciri vardı. Ben bu dünyada ne yapıyordum? Şiir yazıyordum o kadar. Şiir yazmasam yaşadığımı kanıtlayabileceğim hiçbir dayanağım kalmıyordu. Üstelik yazdıklarımı yayınlayamazsam, şiir yazdığımı da kanıtlayamayacaktım. Dünyadan bir toz zerresinden daha az iz bırakıp ayrılacaktım. Güneş Hanım konuştukça kendime yönelik aşağılayıcı ve yıkıcı düşüncelerim çoğalıyordu. Dışarıdan her ne kadar sakin görünsem de içimden bağıra çağıra ağlama isteği geçiyordu. Karşımda tüm uyumu ve mutluluğuyla bir çift otururken ben daha, beni tanıdığına inandığım Sızı’ya bile kendimi anlatamıyordum. O da bana böyle kör bakacaksa ben kime neyi anlatacaktım? Sanırım ben bunun için şiir yazıyorum işte. Hatta bunun için yayınlamayı bu denli istiyorum. Beni kimsenin anlamadığına inandığım ve bir anlayana ulaşabilirim umuduyla. Her şeye karşın bir şeylere umut duyabildiğimi fark edince bir parça da olsa sevinmiştim. Ancak sonra nerede neyi umut ettiğimi görünce yeniden içimi kasvet sarmıştı. Onlarca metrelik uçurumdan düşerken yerin taşlık değil de toprak olduğunu görünce sevinmek gibi. En azından ölürken canım çok yanmayacak demek gibi. Ne kadar ağır. Umuttan söz ederken bir cümleye ‘en azından’ diyerek başlamak. Kafamı yere eğdim. Çıkıp gitmek istiyordum şu an bu odadan. Her şeyi ne olacaksa olsun diyip bir kıyıya itmek. Tam anlamıyla def olup gitmek.
“Ve Arkadaş. Kendisiyle bu haftanın içinde Sızı aracılığıyla tanıştım. Sızı’nın da eski dostuymuş. Kendine özgü bir sesi olan genç bir şair.”

Güneş Hanım’ın sesi beni kendime getirmişti. Düşüncelere daldığım anda Sızı’yı da tanıtmış olmalıydı. O kadar kendimi kaptırmıştım ki kendi adımı duyana dek hiçbir şeyi fark edememiştim. Az önce tıpkı zihinlerine girdiğim insanlar gibi ben de dalmıştım. Benim gibi bir başkası daha olsa tam o anda zihnime girebilirdi. Peki ben kendi zihnime girebilir miydim? Yani zaten kendi zihnimin içinde ne olduğunu biliyorum ancak merak ettiğim o değil. Ben bir başkasının zihnine girip içinde gerçek dünyada dolaşabildiğim gibi kendi zihnimde de bunu yapabilir miydim? Bu düşünce beni meraklandırmıştı o an. Ancak bunu nasıl yapabileceğimi bilemiyordum. Güneş Hanım benimle ilgili konuşmasını sürdürürken sohbetten daha çok kopmamak için onu dinlemek daha doğruydu.
Güneş Hanım beni tanıttıktan sonra Varlık Bey heyecanlı heyecanlı bana dönüp “Demek şairsiniz. Şu an sizinle tanıştığım için çok mutlu oldum. Size, Arkadaş demem de sakınca var mı?” diye sordu. Olması gerekenden çok daha kibardı. Sanki Mycroft Holmes’le konuşuyordum. Ya da ben bu kadar kibarlığa alışkın değildim. “Tabii ki, sorun olmaz benim için. Hatta daha iyi bile olur.” dedim. Varlık Bey oturduğu koltukta iyice bana doğru yönelmişti. Söyleyecek birçok cümlesi var da onları hepsini aynı anda sözcük salatası olarak ağzından çıkarmamak için dilini dizginlemeye çalışıyor gibiydi: “Ne zamandan beri şiirle uğraşıyorsun?”

“Kendimi bildim bileli bir şeyler yazıyorum yalnızca şiir değil. Son zamanlarda daha yoğun olsa da şiir her zaman vardı benim için.” dedim. Verdiğim yanıt beni doyurmamıştı ancak Varlık Bey’in neşesinden eksilen bir şey olmamıştı: “Peki kendine ne zamandan beri şair diyorsun?” Bu sorusunu ilkinden daha çok beğenmiştim. Gerçekten ne zamandır kendimi şair olarak görüyordum? Söze girdim: “Neredeyse iki yıl diyebilirim. Çevreme, yaşadığım olaylara bakış açımın değiştiğini hissettiğimden beri.” Beyefendi de söze karışmıştı: “Nasıl bir değişim tam olarak?”
“Yaşadıklarıma çok farklı bir pencereden bakıp inanılmaz çözüm yolları üretecek bir değişim değil kast ettiğim. Daha çok yaşananları dizeler olarak görmek. Şiirde buna şairin duyuş tarzı deniyor kabaca. Yani sabah uyandığınızda camdan dışarı bakarken önceden birkaç sevimsiz apartman, boz bulutlar ve kentin üstüne sinmiş pusu görüp içiniz kararırken şimdi birkaç sevimsiz apartman, boz bulutlar ve kentin üstüne sinmiş pusla birlikte zihninizden dizelerin aktığını duyarak içiniz kararıyor. Duygu olarak değişen bir durum yok yani. Bakarken içinizi saran kasvet bu kez yazarken de içinizi sarıyor. Ancak o dizelerin aktığını duyarken yazmamakta diretmek hepsinin en kötüsü.” dedim.

Beyefendi söylediklerimden etkilenmiş gibi görünüyordu. Kafasını hafifçe sallayarak “Bir dönem ben de şiir yazardım. Daha gençken tabii, eşime. Sonradan bu işte bu kadar iyi olmadığımı hissedince bıraktım. Ancak şiirle aram fena değildir okur olarak.” dedi. Sonra karşısında oturan Varlık Bey’e dönüp “Varlık Bey şiirden konu açılınca duyduğum bir söz vardır o gelir aklıma hep: Türkiye’de herkes şiir yazar, yirmi yaşından sonra şairler yazar.” diyerek ufak da bir kahkaha attı. Varlık Bey de bu pasa karşılık vermeyi ihmal etmedi ve bu kez beni hitap alarak “Bunu duymamıştım, doğru demişler gerçekten. Bir de şöyle bir söz vardır ben de bunu çok sever ve yalnızca burada değil yaşamımın her yanında önemserim: Şair olmayan birine şiir okumayın. Kılıç ustasına kılıç çekin.” dedi. İki sözü de beğenmiştim. Ortam yavaş yavaş şiire ısınmaya başlamıştı. Özellikle Varlık Bey’in bu konuda epey dolu olduğunu hissediyordum. Ancak ne kötü şansım vardı ki uzun zamandır açlığını çektiğim şiir sohbetini yapabileceğim bu adam dışarıdaki salonda duran tabloyu bu gece çalma planları yapıyordu. Sohbetin ilerleyen anlarında benden kendi şiirlerimden birkaçını okumamı rica ettiler. Kendi şiirlerimi okuma konusunda becerikli olduğum söylenemezdi. Nedenini hiç düşünmemiştim ancak kendim okuyunca etkisini yitiriyormuş gibi hissediyordum. Bu durumu onlara da anlatmaya çalışıyordum ancak özellikle Varlık Bey’le Hanımefendi’yi ikna edemiyordum. Varlık Bey şiirlerimi kendisinin okuyabileceğini söylese de şiirlerimden yanımda olan yoktu. İyice mahcup olduğumu hissettiğim o anda Sızı beklemediğim biçimde söze girdi: Ben okuyabilirim sizin için. Ezberimde şiirler var.

Çok şaşırmıştım. Şiirlerimi Sızı’ya okuturdum ancak bu çok sık yaptığım bir eylem değildi. Özellikle de kendi ürettiklerimi bir başkasının okuması için eline vermek beni utandırırdı. Belki de kitap olarak yayınlamayı bu yüzden de istiyordum. Kimin elinde olduğunu görmeyeceğimden. Odadakiler bu durumu sanırım hiç garipsememişti ancak ben tam anlamıyla hangi şiirimi okuyacağını, kaç tanesini ezbere bildiğini müthiş biçimde merak ediyordum. Merakım hafifçe titreyen sesiyle bölündü ve dizelerim dudaklarından akmaya başladı:

Milattan önce bilmem kaç bin yılında
Yontulmuş bir taşım ben
Dönüp duruyorum
O günden beri kendi çevremde
Dönüp duruyorum başladığım yere
Başım belli sonum belli
Beni yapan ilk kıvılcım belli
Gövdem taş, sertliğinden belli
Beni çeken at belli
Sırtlandığım yük belli
Enim belli izim belli
Her şeyim belli her şey belirli de
Ben neden dönüyorum
Bir belirsizliğin içinde
Milattan önce bilmem kaç bin yılından beri?

Şiiri okurken onu yalnızca dinlememiş büyük bir hayranlıkla da izlemiştim. Yaklaşık yarım saat önce salonda aramızdaki dostluğun sarsıldığını düşünürken şimdi ona olan bağlılığım daha güçlenmişti. Aklımdan geçen ilk düşünceler bunlar olmakla birlikte kafamı kurcalayan bir şey vardı. Bu şiirimi ona bir kez okutmuştum. Ve bir hayli zaman olmuştu. Üstelik ona okuttuğumda şiirin neredeyse yarısı bitmemiş ve var olan bölümlerinde de sonradan değişiklikler yapmıştım. Nasıl olur da yarım halinde yalnızca bir kez okuttuğum bu şiiri başından sonuna ezbere bilebilirdi? Acaba daha sonra ona okutmuş olabilir miydim? Ancak böyle bir şey yapmış olsaydım kesinlikle anımsardım. Ben ürettiklerimle ilgili herhangi bir şeyi geçiştirmem. Kafam gerçekten karışmıştı ancak sohbet durmaksızın ilerliyor ve ben her ne kadar bu konuyu düşünmek istesem de odadaki herkes bana şiirin içeriğiyle ilgili sorular sorup kendi içime odaklanmamı engelliyordular. Bir yandan şiirlerimle ilgili sorular sorulması hoşuma gidiyor bir yandan bir an önce odadan çıkıp Sızı’yla konuşmak istiyordum. Varlık Bey ve Hanımefendi konuşmayı sırtlamış götürürken Güneş Hanım da sohbete ayak uydurmuş daha başka şiirlerimi bilip bilmediğini soracak olmuştu Sızı’ya. Daha Güneş Hanım sözünü bitirmeden Sızı bir şiirimi daha okumaya başlamıştı bile:

Her şeyin kavşak noktasıyım
İyi ile kötü
Aynı anda
Var ile yok
Aynı bedende
Hep ile hiç
Aynı zihinde

Tüm çelişkilerin atasıyım
Ok paradoksu
Benim ruhumda
Trenci ikilemi
Benim rayımda
Kelebeğin rüyası
Benim düşümde

Her bilinmezin ortak noktasıyım
Biraz belki
Yetmez gene koy
Biraz sanki
Kesmez gene koy
Biraz da hey gidi
Oldu sana
Koskocaman bir keşke

Artık tümüyle şaşırmış, ağzım açık kalmıştı. Bunu ona okutmadığıma yemin edebilirdim. Bu şiirimi nasıl bilebilirdi? Hadi bir öncekini bir şekilde daha sonra okutmuş ve unutmuş olayım. Ancak bunu bilmesinin olanağı yoktu. Yazılış aşaması karalama kağıtlarımda parça parça ve son hali defterimde kendi el yazımla duruyordu. Ve ben defterimi şimdiye dek kimseye göstermediğime eminim. Kafam allak bullak olmuştu. Zihnimde odaya girdiğimizden bu yana yanıtlanmayı bekleyen onlarca soru oluşmuştu ancak sohbetin bitmesine de bir o kadar vardı. Daha Beyefendi tabloyla ilgili bildiklerinden Varlık Bey’e söz etmemişti bile. Daha da önemlisi Varlık Bey’in zihnine girmemiştim. Bu geceyle ilgili beklentim birkaç üstünkörü sanat muhabbeti ve samimiyetsiz konuşmalarken daha sohbetin başlarında olmamıza karşın düşlediğimden çok daha fazlasını görmüştüm. Ve şimdiye dek bu ofiste yaşananlara bakınca diyebilirdim ki bu sohbet bu gece daha çok su kaldıracaktı.

A Friend of Order (Sıradan Bir Arkadaş) – Rene Magritte – 1964

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir