Arkadaş – 5. Sarmal

Arkadaş

5. Sarmal

“Hiçbir şey karanlık bir odada, kara bir kedi aramak kadar zor değildir. Hele odada bir kara kedi yoksa!”

Konfüçyüs

Güneş Hanım’ın ofisinden ayrıldığımızdan beri kendimi Huzur’da dört yüz sayfa boyunca huzurunu bulamayan Mümtaz gibi hissediyordum. İçim, ruhum, yüreğim mengeneye sıkışmış gibiydi. Önceden de iç huzurumu sağladığım söylenemezdi ama kör topal bu halime alışmış yaşıyordum. Ancak şimdi benim bile tahammül sınırlarım zorlanıyordu. Sürekli ‘bir şeyler’ oluyordu. Biz sürekli ‘bir şeyler’ yaşıyorduk. ‘Bir şeyler’ olup bitiyordu çevremizde ancak ben bunların hiçbirine dokunamıyor gibiydim. İnsanlar ‘bir şeyler’i yaşarken ben ‘hiçbir şeyler’i yaşıyordum. Hiçbir şeyler… Düşündükçe yoğunlaştığımı hissetmeye başlamıştım. İçimin mengenesi iyice sıkışıyordu. O sıkıştıkça dizeler zihnimi kuşatıyordu. İçimdeki buhranın doruğunda ilk dize kendini bir yanardağdan fışkıran lav gibi ortaya atmıştı.

Bir şeyler ve aynı zamanda hiçbir şeyler

Yine bir varlık ikileminde buluşmuştuk. Birbirinin karşıtı iki olgu ruhumda birleşmeyi yine başarmıştı. Sürekli bir şeyler oluyordu ama ne ben olanları değiştirebiliyordum ne de neden bunları yaşadığımı anlayabiliyordum. Kısacası hiçbir şeyler oluyordu. Bu dize son birkaç günün özeti gibiydi. Ve hatta dürüst olmak gerekirse yaşamımın. Bu ilk dizeyle birlikte içimde bir barajın kapakları açılmışçasına  çığlık kopmuştu. Anlamlandıramadığım bir kabına sığamazlık duyuyordum. Sanki bir şeyler akışa geçmişti. Durgunluğa yer yoktu. Sular çağlıdıyordu kulaklarımda.

Her şey göklerden içime nehirler boyu akıp gidiyor

Eskilerin vecd hali dediği durumu yaşadığımı hissediyordum. Düşünmeye başladığımdaki üzüntü yerini iyiden iyiye coşkunluğa bırakmıştı. Ne üzüntü duyuyordum artık ne de sevinç. Yalnızca, yalnızca…

Yalnızca birkaç imge ve yaşamdan bölük pörçük kesitler

Tanrı’m bu çok garip bir duygu. Ama bir dakika. Bundan da garibi şu an aklıma yine senin gelişin. Düşmek üzere olan bir uçakta hiçbir ateist kalacağını sanmıyorum diye bir söz okumuştum. Her şeye rağmen yine sen geliyorsun aklıma. Heyecanımızı seninle yaşamak dimağımıza yerleşmiş. Her ne kadar ayrı da düşse yolumuz, içimizi dışımıza yansıtarak kendimizden bir biz daha yaratarak kısacası dünyadaki tekilliğimizi yüzyıllardır seninle paylaşarak bertaraf ediyoruz. Senin yanında.

Tanrı Dağı’nın etekleri nedense bu dizeye düşüyor.

Yanardağdan püskürüyorum ovayı kuşatan köyün üstüne

Taşlaşmış bedenler günahların heykeli

Peki ama neden aklıma sen geldiğinde durum ne olursa olsun hep günahlar da peşine takılıyor? Taşlaşmış bedenler neden bana günahları çağrıştırıyor? İçimdeki coşkunluk azalmaya başlamıştı işte. Zihnimin, bedenimin ve ruhumun ortaklaşa odaklanışı çözülüyordu. Keyfim kaçarak solumda arabayı süren Sızı’ya döndüm. Onu görmek içimdeki coşkunluğun azalışını tarifsiz bir sakinlikle doldurmuştu. Yıllardır tanıdığım bu kadın günden güne başka görünüyordu gözüme. Daha doğrusu o içinde barındırdığı tözü bütün pırıltısıyla çevresine yayıyordu da benim gözümdeki perde yeni aralanıyordu. İlk kez ona böylesine saf baktığımı hissetmiştim. İlk kez tılsımı, bendimi aşmıştı.

Ben Tanrı’nın heykeltıraşı sen bir sanat eseri

Tanpınar’ın şiirleri geziniyordu yüzünde: Ellerini yüzümde gezdir/Sil alnımdan yorgunluğu/Gözlerimin altından/Yaşamak korkusunu al. Bu kadın yaşamımın tüm çıkmazlarında benimleydi. Bütün yaşamak korkularımda… Bir şeyler oluyordu yine. Ama bu kez dokunabilecek gibiydim olanlara.

Bu avare ilhamlar bize Tanpınar’ın hediyesi

●●●

Yola çıkalı hemen hemen yarım saat olmuştu. Varlık Bey’in evi Güneş Hanım’ın söylediğine göre şehrin merkezine biraz uzakmış. Sızı’nın arabasına binmiş, sonunu göremediğimiz, ne yapacağımızı bilmediğimiz bir yolu arşınlıyorduk birlikte. Yolun uzunluğu bize ofisten çıkarken üzerimizde hissettiğimiz baskıyı ve telaşı dindirme fırsatı vermişti. İçimdeki heyecan söndükçe yerini yeniden tedirginliğe bırakıyordu. Güneş Hanım’la konuştuğumuz gibi Özleyiş’in yerini öğrenmiştim. İstediklerini yapmayı başarmıştım. Ancak neden bu yolu biz gidiyorduk? Neden kızını kurtarmak için bizi oraya bir başımıza gönderiyordu? Varlık Bey gibi görkemli gücü elinde bulunduran birinin evine hangi akla hizmet bir başımıza gidiyorduk? Bir panik dalgasının içinde ofisten çıkarken bunları aklımızdan geçirmeye dahi fırsat olmamıştı. Peki ya şimdi bu yolun sonunda vardığımız o evde hiç kimse olmayacak mıydı? Öylece Özleyiş’i alıp gidebilecek miydik?

“Korkuyorum.” dedi Sızı. “Tamam, yola çıktık. Gidiyoruz. Ama Özleyiş’in evde yalnız olduğunu nereden biliyoruz? Oraya gidince başımıza neler geleceği hakkında en ufak fikrimiz var mı? Kendi kızını öldürmeyi göze alan birinin bize yapacaklarını düşünemiyorum. Üstelik zihnine girdiğinde sana yaptıklarını da biliyoruz.”

Doğru diyordu. Aynı şeyleri düşünüyorduk. “Ben de korkuyorum.” dedim. “Neden Güneş Hanım polise haber vermiyor? Ya da en azından bizden başka güvendiği, iyi tanıdığı başka insanlar yok mu, onlara niye söylemiyor?”

“Çıkmadan önce bana, Özleyiş’i oradan kurtarmayı başarırsak Varlık Bey’i bu gece polislere ihbar ederek ona suçüstü yaptırmaya çalışacağını söyledi. Polislerden kurtulma olasılığından korktuğu için Özleyiş’i tümüyle yitirebileceğinden kaygılanıyor. Yani önce onu sağlama almak sonra Varlık Bey’i ihbar etmek istiyor.”

“Peki ama neden biz? Neden biz gidiyoruz onu kurtarmaya? Ya yapamazsak. Elindeki tek şansı neden böyle riske atıyor? Bunu anlayamıyorum.” Sesim cümlenin sonuna doğru giderek yükselmişti. Güneş Hanım’a yardım etmiştim. Hem de kendimden beklemediğim ölçüde. Artık ne istiyordu benden? Sorular birbirini kovalıyordu. Sızı da ben de olacaklardan çekiniyorduk. Arabanın içi sıcaktı ama koltuklarımızda aklımız buz kesmişti.

“Hadi konuyu değiştirelim.” dedi. “Başka şeyler konuşalım. Kafamız dağılır.”

Böyle söylemesini bekliyormuş gibi hiç düşünmeden “Neden bana o kadar kızdın?” diye sordum. “Yani kızmanı anlıyorum tabii ki. Ama neden benimle bir daha hiç konuşmayacakmışsın gibi davrandın?” Bu soruyu sorduğumda yüzünde mimik oynamamıştı. Tepkisizliğinin ardında yatan, bana öyle davrandığını düşünmemesi mi yoksa gerçekten de öyle düşünmesi miydi anlayamıyordum. Onun yüzüne oturttuğu bu ifadesizlik tüylerimi ürpertirdi. Yine öyle olmuştu. Kafamız dağılsın diye açtığım konu kafamızı gerçekten dağıtmıştı. Darmadağın olmuştuk.

“O an kızdım. Kızmakta haklıydım. Ama o konu kapandı. Orada kaldı. Seninle bir daha konuşmayacakmış gibi davransam seninle bir daha konuşmazdım.” dedi soğukkanlı biçimde. Söyledikleri mantıklı geliyordu ancak ikna olmamıştım. Sözlerinde bir şeyler eksikti. Söylediklerinin inandırıcılığını bozan bir şey vardı. Hatta bir şey ‘yoktu’: Samimiyet. Anlattıklarında samimi değilmiş gibi hissediyordum. Sanki beni tartıyormuş gibi. Sanki biraz üstelesem altından başka şeyler çıkacakmış gibi. Sanki benim onu dürtmemi bekliyormuş gibi. Ama yapmadım. Ona güvenmek istedim. Söylediklerinde samimi olduğuna kendimi inandırmak istedim. Çünkü ona gelmeden önce benim de kendi içimde ayırt edemediğim bir şey vardı. Onun yerinde ben olsam kendimle konuşmayacağım için mi onun söylediklerini gerçekçi bulmuyordum yoksa o gerçekten de sözlerinde samimi olmadığı için mi?

“Şiirleri nereden biliyordun?” diye sordum.

Az önce yoldan gözlerini ayırmazken bu sorumu duyunca bir anlığına başını bana döndürüp kaşlarını kaldırdı: Okuyup geçeceğimi mi sandın? Ezberlemiştim.

Yüzünde şirin bir bakış belirmişti. Ama anlayamamıştım. “Nasıl ezberledin?” diye sordum vereceği yanıtı merak ederek.

“İyi misin sen?” diye sordu. Öyle sanıyorum ki yüzündeki şaşmışlığın aynısı şu an benim de  yüzümdeydi. “İlk defa şiir ezberlemiyorum. Çok zor olmadı.” dedi hafifçe gülerek. Yüzünde biraz sorumu garipseyen biraz da alaya alan bir gülümseme vardı.

“İyi de o şiirleri nasıl buldun?” dedim gerginliğim artarak.

“Defterinden.” dedi.

Bir anda hiddetlendim. “Sen benim defterimi mi karıştırıyorsun?” diye çıkıştım. “Üstelik zihnine girdiğim için daha bugün bana bu kadar kızdığın halde bunu nasıl yaparsın?”

“Sakin ol Arkadaş. Ben hiçbir şeyi karıştırmadım. Sergiden eve döndükten sonra sen verdin bana defteri.”

“Ben mi verdim defteri?” Kafamdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Ben ne zaman, nasıl, nerede… Ben… Defteri ona nasıl vermiş olabilirim?

“İyi misin sen? Bak iyice korkmaya başladım artık.”

“Yo. İyiyim. İyiyim ben. Kafam karıştı biraz. Bu zihinlere girip çıkmak odağımı bozdu sanırım. Özür dilerim, karıştırdım.” Gerçekten ona defteri ben mi vermiştim? Ama bu nasıl olabilirdi ki? Ve eğer ben verdiysem, neden hatırlamıyordum bunu? Zihinlere girdiğim için böyle bir şeye neden olmuş olabilir miydim?

●●●

Aklım uçurumun kıyısına kadar gelmişken önümüzde Varlık Bey’in evi karanlığın içinde sokak lambalarının aydınlattığı yolda görünmeye başlamıştı. Zihnim bu kadar karmaşayı kaldırabilecek miydi, bilmiyordum. Arabayı evin biraz uzağına park edip bir süre içinden çıkmadan dışarıyı gözledik. Evin çevresi sakin görünüyordu. Sokak lambası dışında evden gelen tek bir ışık dahi yoktu. Ancak yine de işi sıkı tutuyorduk.

Evin çevresinde dolaşırken fark edilirsek Varlık Bey’i ziyarete geldiğimizi söyleyecektik. O noktadan sonra eve girmemiz mümkün olmayacaktı büyük olasılıkla ancak canımızı riske ederek ne Özleyiş’e ne de kendimize yardımımız dokunurdu.

Ev şehre bizim beklediğimizden de uzaktı. Hemen hemen son beş yüz metre içinde onun dışında başka yerleşim yoktu. Evler yol boyunca seyrek konumlanmıştı. Olasılıkla dağ evi veya yazlık olarak kullanıyorlardı burayı. Bu ulaşım zorlukları nedeniyle temkinli davranıyorduk. Çünkü burası insanın geçerken uğrayabileceği bir yer değildi. Burada dolaşırken yakalansak yolu karıştırmışız demek bizi kurtarmazdı.

Arabadan inip eve doğru yaklaştıkça evin çevresinde de beklediğimizin tersine bizi derin ıssızlık karşılaşmıştı. Dışarıda hiç kimse görünmüyordu. Eve girmek için yola bakan yüzdeki bahçe kapısından içeri geçmemiz gerekiyordu. Bahçe kapısının önüne geldiğimizde üzerinde kilit olmadığını görmüştük. Kapıyı usulca ileri itip bahçeye yürüdük. Gerçekten de Güneş Hanım’ın dediği gibi topuyla tüfeğiyle sergi salonuna gitmiş olmalıydı. Bahçeyi aşıp evin kapısına geldiğimizde bir süre durakladık. Belki dışarıda kimse yoktu ama bu içerisinin de boş olduğu anlamına gelmiyordu.

İçeriye bir şekilde girmemiz gerekiyordu ancak ne yapacağımızı bilemiyorduk. Önce binanın çevresinde dolaşıp içeri girebileceğimiz bir yol aradık. Gelgelelim tüm pencereler ve kapılar kilitliydi. Bir ara bahçeye açılan büyükçe kapının camını kırmaya yeltensek de dış kapının üzerinde alarm sisteminin kurulu olduğunu fark edince bu düşünceden vazgeçtik. Yapabileceğimiz başka bir şey kalmamıştı. Biz hırsız değildik. Ancak buraya kadar gelmiş ve bu kadar yaklaşmışken geri dönmek de istemiyorduk.

“Yapacak bir şey yok, risk almak zorundayız.” dedi Sızı. Sesinde heyecanlı bir parıltı vardı. “Önce içeride biri olmadığından emin olmalıyız. Dışarıda saklanıp evin pencerelerine taş atalım. Nasıl olsa arabayı görünmeyecek kadar uzağa park ettik. Eğer içeride bize zarar verebilecek biri yoksa bahçeye açılan kapının camını kırıp içeri gireriz. Özleyiş’i alırız ve uzaklaşırız. Eğer içeride birisi varsa bu kez saklandığımız yerde bekleyip görünmeden arabaya doğru koşar ve Özleyiş’siz kaçarız.”

“Ama camı kırınca alarm da çalışacak. Hem Varlık Bey’e hem de polise haber gidecek. Yol üzerinde Varlık Bey’in konuşlandırdığı birileri varsa çabucak yakalanırız. Hem biz bir şekilde kurtulsak da Özleyiş… Onu bir daha bulamamak üzere yitiririz.”

“Eğer içeride kimse yoksa Özleyiş’i alıp buradan gitmemiz beş dakika sürer. Beş dakikada kimse buraya yetişemez.”

“Özleyiş’in burada olmadığını anladıklarında bizim peşimize düşecekler. Ya onu Güneş Hanım’a götüremeden yakalanırsak. Her şey Güneş Hanım’ın dediği gibi oluyor ama ben yine de kuşku duyuyorum. Kızını sakladığı evde niye kimse olmasın? Bence kesinlikle eve yakın yerlerde yolları tutmuş bekliyorlardır.”

“Tamam işte, alarm çalışınca polisler de buraya gelecek. Polisler buraya gelirse ne bize bir şey yapabilirler ne de Özleyiş’i kurtarmamıza engel olabilirler!”

“Ya Varlık Bey polise haber verip alarmın yanlışlıkla çalıştığını söylerse. O zaman polis gelmez, gelmediği gibi bu Özleyiş’le birlikte bizim de sonumuz olur.”

Söylediklerim Sızı’ya da doğru gelmişti. Ama o durmuyordu.

“Buldum! Bu alarmların kapanması için telefonla polisi aramak yeterli değil. Evin içindeki güvenlik panelinden şifreyi girmek gerekiyor. O yüzden Güneş Hoca’yı arayacağız. Eğer evin alarmının şifresini biliyorsa camı kırıp içeri girdiğimizde alarmı kapatabiliriz. Böylece ne polisler buraya gelir ne de Varlık Bey.”

Bu işe yarayabilirdi gerçekten. Sızı hemen Güneş Hanım’ı arayıp durumu anlattı. Şifreyi biliyordu ancak değiştirip değiştirmediğini bilmiyordu. Yani her koşulda kumar oynamak zorundaydık. Söylediğine göre orada sergi bitmek üzereymiş. Bu da demek oluyordu ki önümüzdeki bir saat Varlık Bey’in en zayıf anı olacaktı. Şifrenin değişmiş olması riskini göze alarak planı uygulamaya karar verdik. Güneş Hanım bize Özleyiş’i götürebileceğimiz güvenli bir yol ve adres tarif etmişti. Bir parça da olsa içimiz rahatlamıştı. Bir de işler yolunda giderse buradan hiç ses çıkarmadan Özleyiş’i alıp kurtulabilirdik.

Evin büyük pencerelerini gören yüzünde göreceli olarak yola en yakın noktada bahçenin çevresini süsleyen çalılıkların arkasında saklandık. Saklanmadan önce Sızı arabayı çalıştırıp farlarını söndürmüştü. Her iki seçenekte de bir an önce buradan gidecek biçimde ayarlanmıştık.

Evin hiçbir penceresinin ardında ışık yoktu. Önce büyük pencerelere birkaç ufak taş fırlattık. Sonra taşın oluşturduğu sesin yüksekliğinden memnun olmadığımız için biraz daha büyükçe olanlarıyla bu işi sürdürdük. Her atışımızdan sonra bir hareketlenme olup olmayacağını dört gözle izliyor her an bu ıssız bahçeden kaçacak biçimde hazır bekliyorduk. Bir taş, bir taş daha, bir tane daha derken neredeyse camı kıracak boyutlara ulaşmıştık ancak evde bir kıpırdanma olmuyordu. Çalılıkların arkasında iyice saklanarak taşları atarken şimdi kendimize gelen güvenle ve içeride birinin olmadığına olan inancımızın artışıyla birlikte neredeyse bahçenin ortasında ve ayaktaydık.

Artık bize zarar verebilecek kimsenin olmadığına ikna olduğumuzda bahçeye açılan kapının karşısına büyük hamlemizi yapmak için konuşlanmıştık. Ben camı kıracaktım ardından ikimiz de içeri geçip alarmı arayacaktık. Alarmı ilk bulan şifreyi girecek ötekisi ise çatı katına çıkıp Özleyiş’i kurtaracaktı.

Dakikalardır bu kadar ses çıkarmamıza karşın çatı katında da bir hareketlenme olmadığına göre büyük olasılıkla Özleyiş’in eli kolu bağlıydı. Onu olduğu yerden aldıktan sonra hızlıca arabaya binip Güneş Hanım’ın tarif ettiği yere gidecektik. Tabii bu sırada Varlık Bey’e de eş zamanlı olarak polis tarafından suçüstü yapılacaktı. Böylece bu gece bir krallık ve esarete son verecektik.

Camı kırıp içeri girdiğimizde evin iki yanına dağıldık. Evin içinde yankılanan keskin alarm çığlıkları kulaklarımızı tırmalarken çok geçmeden ses birden kesiliverdi. Sızı alarmı susturmuştu. Bulunduğum yerden hemen merdivenlere doğru koştum. Sızı’nın “Çabuk ol Arkadaş!” diyen sesi de arkamdan beni izliyordu. Merdivenleri alelacele çıkarken az kalsın son iki basamakta yüzüstü yere kapaklanıyordum. Sendelediğimi gören Sızı kolumdan tutup beni doğrultmaya çalışırken çatı katına çıkmıştık bile. Çok kısa bir koridorun sonunda kapalı bir kapı vardı. Günlerdir bizi oradan oraya sürükleyen o kapı. Sonunda varabilmiştik. Hızlıca kapının yanına ilerleyip kolunu çevirmeye çalıştım ancak kilitliydi. Kilitli olduğunu anlayınca birden içime yoğun bir öfke dolmuştu. “Açık olacak değildi ya!” diye kendi kendime söylendim. Ve birkaç adım geri çıkıp olanca kızgınlığımla kapıya arka arkaya iki tekme attım. Kapıya son vuruşumla birlikte ansızın kilidinden kırılıp geriye doğru acı bir yankıyla çarptı. Kapıya vurmama karşın böyle kırabileceğimi düşünmemiştim. O an içimdeki öfkenin biriktiğinde yapabileceklerinden çekinmiştim. Kendime, yaptıklarıma şaşırmıştım.

Kapının açılmasıyla birlikte odanın içine baskın yapar gibi dalmıştık. Dışarıdan içeriye süzülen loş ışık içeriyi belirgin biçimde görmemize yetmediği için bir yandan “Özleyiş iyi misin?” diye bağırırken bir yandan da el yordamıyla duvarda lambanın anahtarını arıyorduk. Anahtarı bulup ışıklar açıldığında karşımızda onu görmüştük: Boşluğu!

Odada hiç kimse yoktu. Birkaç saniye boş boş bakınmıştık yalnızca. Üzerimizdeki şaşkınlığı attığımızda evin altını üstüne getirdik ama kimseyi bulamadık. Çıldırmış gibi “Özleyiş!” diye bağırıyorduk. Sesimizin acı yankıları dışında en ufak bir tepki alamıyorduk.

“Bir şeylerin yolunda gitmediğini hissetmiştim.” dedim Sızı’ya. Yeniden odaya dönmüştük. Yatağın ucunda bir aşağı bir yukarı dolanıyordum. “Her şeyin çok kolay olmasından anlamalıydık bir terslik olduğunu.” Günlerdir yaşadığım yoğun gerilim kendini boşaltıyordu. Sanki dizlerimin bağı çözülüyordu, içim çekiliyordu. “Ama gördüm.” diyordum Sızı’ya feveran içinde. “Gördüm. Zihnine girdim. Buradaydı.”

“Odaları karıştırıyor olamaz mıyız? Belki başka bir evdeydi.”

“Hayır burasıydı. Bu pencereyi bu kapıyı gördüm. Bak. Söylediğim plaket burada işte. Adım gibi eminim doğru yerdeyiz.”

“O zaman Varlık Bey bizim buraya geleceğimizi biliyordu. Yerini değiştirmiş olmalı Özleyiş’in.”

“Ama nasıl? Bizi ilk kez bir saat önce gördü. Böyle bir şeyi nasıl bilebilir?”

“Güneş Hoca’ya güvenmiyordu belki. Bizim geleceğimizi bilmiyordu ama Güneş Hoca’nın buraya kesinlikle birini göndereceğini biliyordu belki de.”

“Ama biz Güneş Hanım’ın karşısına çıkmasaydık, ben onun zihnine girmeseydim Özleyiş’in yerini öğrenme şansı yoktu ki. Birilerini göndermek istese bile nereye göndereceğini nasıl bulacaktı? Hayır bu işte bir saçmalık var. Güneş Hanım’ı arayalım hemen.”

Odanın ortasına yığılmış biçimde Sızı’ya bakıyordum. Korkusu ve kaygısı yüzüne işlemişti. Bir elini alnına götürmüş öteki eli telefonda Güneş Hanım’ı arıyordu. Telefon uzun uzun çalıyordu ancak açan yoktu. Bir kez daha aramıştı. Yine uzun uzun çaldıktan sonra meşgule düşmüştü. “Varlık Bey başlamış olmalı.” dedi Sızı. “Ama Güneş Hanım bizden haber alamadı henüz. Varlık Bey’i ihbar etmeyi göze alabilecek mi?”

Evde kimse yoktu. Bir kişi bile olsa ne koruma ne de Özleyiş… Özleyiş’in nerede olduğuna dair en ufak bir fikrimiz de yoktu. Üstelik bizi buraya gönderen kadına da ulaşamıyorduk. Belki daha öncesinde değil ancak artık şimdi kaygılanmak için geçerli nedenler oluşmuştu. “Bu gece en büyük işi bizden haber almak olan bir insan neden telefonunu açmaz?”

“Ya Varlık Bey onu ihbar edeceğini anladıysa.” Sızı her sözünde beni çürütecek bir bakış açısı buluyordu. Ne var ki içime sinmiyordu bu gerekçeler. İkna olmuyordum. Şimdi ne yapacaktık? Nereye gidecektik?

●●●

Odanın içinde ne yapacağımızı tartışırken dışarıdan bir araba sesi duyduk. Gayri ihtiyari başımı camdan uzatınca bahçede yeni park etmiş bir arabadan birinin indiğini gördüm. Bu Varlık Bey’di! Onu görür görmez hemen geri çekildim. Kısık ama olanca telaşımla “Varlık Bey geldi!” diye bağırdım Sızı’ya. Odanın ışıklarını bir an önce söndürmek için koşarak karşı duvardaki anahtara ulaştım.

“Ne işi var bu adamın burada?”

“Bilmiyorum, tabloyu çalmış olmalı!”

“Seni camda gördü mü?”

“Sanırım görmedi ama ışıkların açık olduğunu görmemesi olanaksız. Buraya gelecektir. Kaçmalıyız!”

“Nereye kaçacağız Arkadaş evin içinde?”

Kendi aramızda tartışırken aşağıdan dış kapının açılma sesiyle birlikte Varlık Bey’in daha önce duymadığım çirkinlikteki sert bağırışı geldi: Hırsız! Çık o odadan!

Panik olmuştuk. Bir şey yapmak istiyorduk ama beynimiz ayaklarımıza hükmedemiyordu. Olduğumuz yere çakılı kalmıştık. Çaresizce odadan çıkmaya yeltendiysek de tek kaçış yolumuz olan merdivenlerden yukarıya doğru koşar adım gelen Varlık Bey’in tehditkar sesi bizi olduğumuz yere çiviliyordu. Varlık Bey’in sesi yaklaştıkça pencereye doğru geriliyorduk. Pencerenin pervazına dayandığımızda Varlık Bey de kapıdan içeriye girmişti. Korkunun vücutlarımızda kol gezdiği o anda elimizden gelen tek şey birbirimize sarılıp kaçınılmaz sonu beklemek olmuştu.

Varlık Bey odaya sınırlarını korumak için cepheye koşan bir komutan gibi dalmıştı. Sinirliydi. Ama bir yandan da yüzünden kaygıyla karışık bir üzüntü okunuyordu. Bizi gördükten ancak bir iki saniye sonra kim olduğumuzu anlamıştı. Yapabileceklerinin uçsuzluğundan korkan biz gözlerine merhamet dilenircesine bakarken o bizi burada bulduğu için afallamış görünüyordu.

“Sizin burada ne işiniz var?”

Bir cevap veremedik. Ne denebilirdi ki?

“Size soruyorum. Evimde ne işiniz var? Siz çete misiniz? Evimi soymak için mi bunca tezgah?”

“Soymak mı? Hayır. Hayır, biz hırsız değiliz.”

“O halde ne işiniz var burada? Son kez soruyorum. Geçerli bir cevap vermezseniz polisi arayacağım.”

“Bir dakika durun. Biz buraya kendimiz gelmedik.”

Sızı’yla birbirimize bakıp Güneş Hanım’ın adını verip vermeyeceğimizi düşündük. Onun adını verirsek hem onu hem de Özleyiş’i tehlikeye sokabilirdik. Bir süre daha sessiz kaldıktan sonra söze girdim.

“Bizi buraya Güneş Hanım yolladı. Özleyiş’i kurtarmak için!” Sonuçta can tatlıydı.

“Kimi kurtarmak için?” dedi Varlık bey. Sesinin tonu, sesindeki kararlılık, o diri bakışları… Her şey. Her şeyi değişmiş her şeyi yerle bir olmuştu.

“Özleyiş’i kurtarmak için. Kızınızı. Ne yaptığınızı biliyoruz Varlık Bey. 1952’yi çalmak istediğinizi, Güneş Hanım’ı kızınızı öldürmekle tehdit ettiğinizi. Her şeyi biliyoruz. Biz Özleyiş’i kurtaramadık. Siz de burada olduğunuza göre Güneş Hanım da tabloyu kurtaramadı.”

“Özleyiş’i kurtaracaktınız öyle mi?” Konuştukça daha da sinirlenmesini beklerken Varlık Bey tersine daha da sakinleşiyordu. “Özleyiş’i kurtaracaktınız.” Yavaşça Özleyiş’in yatağına doğru yürüyüp yatağının kıyısına oturdu. Odayı talan ederken yere düşürdüğümüz hemen ayağının dibinde duran bir kazağı eğilip eline aldı. “Kimden kurtaracaktınız kızımı?” Kazağı bir ayin yapar gibi dizlerinin üstüne koyup üzerine yapışmış tozları eliyle tek tek temizlemeye başladı. “Benden mi kurtaracaktınız?” Kazağın kollarını sakince iki yana açıp elleriyle kırışıklıklarını düzeltiyordu. Kazağa dokunuşlarında basit bir temastan öte bir özlemi giderme vardı. “Kızımı kurtarmak için geç kaldınız.”

“Bu ne demek? Anlayamadım. Nasıl geç kaldık?”

Yatağın ucunda acıdan patlama noktasına gelmiş bu adam gözüme ilk kez yaşlı görünüyordu. Solukları giderek sıklaşmış, huzursuzluğu tavana ulaşmış biçimde gözlerinden boşanan yaşlara karışan o sözleri güçlükle de olsa duyabilmiştik: Özleyiş öleli tam beş yıl oldu!

A Friend of Order (Sıradan Bir Arkadaş) – Rene Magritte – 1964

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir