Arkadaş – Son Sarmal

Arkadaş

Son Sarmal

“Bu dünyaya verilen zararların yarısı, kendini önemli hissetmek isteyen insanların eseridir.”

T. S. Elliot

 

Varlık Bey’in ağzından çıkan sözler bize anlamadığımız bir dil gibi geliyordu. Onca zamandır biz kimi arıyorduk? Yıllar önce ölen bir kadını mı? Bu da ne demek oluyordu şimdi? “Ne demek istiyorsunuz Varlık Bey? Özleyiş hayatta değil mi?”

Yatağın ucunda oturmuş yere bakıyordu. Birkaç saat önce ofiste otururken Özleyiş’in adı geçtiğindeki gibi dalmıştı yine. Zihnine girebilirdim yine. Ancak bu kez olanı biteni kendi ağzından duymak istiyordum. “Burası Özleyiş’in odası değil mi?” dedim. Ancak Varlık Bey oralı olmamıştı. Bu kez onu omuzlarından sarsarak sorumu daha yüksek bir sesle yineledim.

“Onun odası. Onun odasıydı. En çok bu evde kalmayı severdi.”

“Hayır Varlık Bey, Özleyiş ölmüş olamaz. Nasıl olabilir bu? Onu burada gördüm. Sizinle birlikteyken.” Söylediklerimi anlamayacağını farkındaydım ancak söylemekten kendimi alıkoyamıyordum. İkisini bu odada görmüştüm. Özleyiş ölmüş olsa, nasıl… Yoksa… Özleyiş’i görmüştüm ama hiç hareket etmiyordu. Donmuş gibiydi sanki. Sanki, sanki ölü gibi! “Ama Güneş Hanım bize böyle bir şey söylemedi. Neden böyle bir şey yapsın?”

“Güneş… İnandınız değil mi ona? Sizi de inandırdı.”

Varlık Bey’in sözü ve bizim şaşkınlığımız bir başka araba sesiyle bölünmüştü. Bu kez gelenin kim olduğunu tahmin edebiliyordum. Başımı camdan dışarı uzattığımda evin çevresinde dört kişinin beklediğini gördüm. Dışarı bakmayı sürdürürken Varlık Bey’e “Bunlar sizin adamlarınız mı? Bizim için mi geldiler?” diye sordum. Varlık Bey cevap vermeden oturduğu yerden kalkıp koşar adım yanıma geldi. Pencereden bakarken “Bunlar! Yapmış! Dediğini yapmış!” diye haykırmaya başladı. “Ne oldu? Neyi yapmış?” diye sorularımı yinelesem de beni duymuyor gibi kendinden geçmişti. Onu yatağa oturtup yeniden pencereden dışarı bakmak istedim ancak evin içinden gelen merdiven sesleri beni kapıya yönlendirdi. Yarı açık duran kırık kapı koridorda kimin geldiğini görmemi engellese de gelenin kim olduğunu anlamak zor olmamıştı. Güneş Hanım, onu sergi salonunda gördüğüm ilk vakurluğuyla yürüyordu koridorda. Tüm görkemi ve üstten bakışıyla girmişti odaya. Onun ardından da az önce aşağıda gördüğüm adamlardan biri…

“Yaptın değil mi? Sonunda yaptın. Bana rağmen. Sonunda, en sonunda yaptın!” Varlık Bey titreyen sesiyle Güneş Hanım’a bağırmaya çalışıyordu.

“Sen seçimini beş yıl önce yaptın Varlık. O tabloyu bir gün alacağımı biliyordun. Bak, aldım. Yine yanlış yerde durdun. Her şeyin bir hata. Varlığın bir hata. Senin hataların yüzünden ne kadar bedel ödedik farkında mısın? Kızımızı kaybettik senin yüzünden!”

Varlık Bey yataktan doğrulup öfkeyle çığlık attı. “Benim yüzümden mi?! Özleyiş’i sen öldürdün. Sen!”

“Bağırma bana! Kızımız senin hatalı seçimlerin yüzünden öldü. Onu ben öldürmedim, onu senin nerede duracağını bilemeyişin öldürdü.”

Aralarında tartışmanın alevlendiği o anda “Biri bana ne olduğunu anlatabilir mi?” diye bağırarak sözlerini kesmiştim. “Güneş Hanım bütün bunlar ne demek? Varlık Bey neler söylüyor? Bizi buraya Özleyiş’i kurtarmak için gönderdiniz ama Varlık Bey Özleyiş’in beş yıl önce öldüğünü söylüyor. Burada ne oluyor?”

Ben sorularımı Güneş Hanım’a sormuştum ancak öfkeden deliye dönen Varlık Bey söze çoktan girmişti. “Güneş Brüksel’de galeride çalışırken 1952 dünya turnesinde onların galerisine de gelecekti. O yıllarda aramız biraz limoniydi. Ben sık sık Güneş’in yanından ayrılıp buraya dönüyordum. Özleyiş de fırsat buldukça buraya gelişlerimde yanıma uğruyordu. Güneş’le aramızın kötü olmasına üzülüyordu. Güneş’in yanından ayrıldığım için bana kızıyordu. Bir gün burada birlikteyken bana annesinin yanına gitmemi istediğini söyledi. Bizi yeniden eskisi gibi görmeyi istiyordu. Ben de öyle olsun istiyordum. Ancak Güneş yıllar geçtikçe değişiyordu. Tanıdığım o kadın gittikçe daha gaddar daha acımasız birine dönüşüyordu. Evlilik yıldönümümüzde doğan bir yavru tayımız vardı. Onu o kadar severdi ki. Kendi elleriyle besleyip büyütmüştü. Yaşı geldiğinde onun isteğiyle onu yarışlara hazırladık. Kazanamadığı ilk yarışta çiftliğe döner dönmez onu öldürdü. Üstelik gözlerimin önünde.”

“Nasıl yani?” diye söze girdi Sızı. “Hocam o atı siz mi öldürdünüz?” Güneş Hanım hiç tepki vermiyordu. Karşısında olan bitenleri, Varlık Bey’in ve bizim yaşananlara gösterdiğimiz şaşkınlıkları sinemada otururcasına garip bir rahatlıkla izliyordu. Söylediklerimizin hiçbirine yanıt vermiyordu, kızmıyordu, yalnızca izliyordu. Onun ardından kapıdan içeri giren, hemen bir adım gerisinde ancak son derece tehditkar biçimde duran adam da odada varlığını hissettiriyordu. Yüzünü daha önce hiç görmemiştim ama bana bir yerlerden tanıdık geliyordu.

“Atı da mı ben öldürmüşüm yoksa?” dedi Varlık Bey. “Bunca yalanı söylerken bir an olsun utanmadın değil mi? Gerçi kızının katili olan birinin utanacak daha neyi kalır ki?”

“Kızımızı sen öldürdün!” diye bağırdı Güneş Hanım. Özleyiş’in adı geçer geçmez yeniden öfkeyle dolmuştu. “Eğer o gün dediklerimi yapıp bana yardım etseydin şimdi hem 1952 hem de kızımız yanımızda olacaktı. Tanıştığımız günden beri kararlılığımı sorguluyorsun Varlık. Baksana, hala! Ama sana rağmen 1952’yi almayı başardım. Sana rağmen!”

“Değdi mi peki? Bir tablo için kızını öldürmene değdi mi?”

“Sana kızımızı ben öldürmedim dedim. Aynı şeyi tekrarlayıp durmayı kes! Her şeyi hazırlamıştım. Yalnızca tabloyu galeriden dışarı çıkaracak birileri gerekiyordu. Şu kadarcık küçük bir işi yapmak yerine kızımızın ölümüne göz yumdun. Şimdi geçmişsin karşıma yıllardır tekrarladığın zırvalıkları söylüyorsun bıkıp usanmadan.”

“Sana yardım etmezsem Özleyiş’i öldüreceğini söyledin bana!”

“Bana yardım etmezsen kızımızın ölümünden senin sorumlu olacağını söyledim sana. Seçim senindi. Sen de kızımız yerine basit bir tabloyu seçtin. Şimdi beni nasıl bundan sorumlu tutarsın?”

“Sen delirmişsin. Hangi anne kızının babasını ‘basit bir tablo’ için kızıyla tehdit eder?”

“Ben seni kızınla değil, en değer verdiğini düşündüğüm şeyle tehdit ettim. Haklı olsaydım bugün kızımız yanımızda olurdu. Sen onu asla benim gibi sevmedin. Asla!”

“Güneş, sen Özleyiş’in katilisin! Bunu daha ne kadar inkar edeceksin?!”

“Kızımızı, ben öldürmedim!” Sesi iyiden iyiye yükselmişti. “Senin dediğin gibi kızımızı öldürebilecek kadar gaddar olsaydım onu kendi ellerimle öldürürdüm. Ama onu asla benim kadar sevmedin. Sen tanıdığım en gaddar insansın. Bir tablo için kızının ölümüne razı gelecek kadar.”

Varlık Bey kendini yitirmeye başlamıştı. Haykırışlarının arasına hıçkırıklarla karışık ağlayışlar da ekleniyordu. “Kızını öldürebileceğine ihtimal vermemiştim.”

Her şey tepetaklak olmuştu. Günlerdir Güneş Hanım’dan dinlediğimiz ne kadar öykü varsa karşılaşmak istemediğimiz bir distopyadan fırlamış gibi aklımızı ve ruhumuzu delik deşik ediyordu. Önce bu çatı katındaki oda, şimdi de Özleyiş’in ölümü… Görmüştüm. Önce Özleyiş’i bu odada görmüştüm. Yaşıyordu. Anlam veremiyordum olana bitene. Varlık Bey’in zihninde gördüklerim doğru değil miydi? Peki ya Güneş Hanım’ın zihninde gördüklerim. Varlık Bey’i görmüştüm. Onun ofisindeydiler. Çevresinde yüzü olmayan adamlar vardı. 1952’nin adı geçtiğinde bütün oda bu sayıyla dolmuştu. Güneş Hanım hüngür hüngür ağlıyordu. Hepsini hatırlıyorum, her şey gerçek gibiydi.

Kapıda duran adam ceketini düzeltirken belindeki silahı görmüştüm. Bu adamı nereden tanıyordum? Bunlar… Tamam buldum. Bu adamlar Güneş Hanım’ın zihninde gördüğüm yüzü olmayan adamlar! O halde o ofiste tehdit edilen Güneş Hanım değil Varlık Bey’di!

Peki ama Güneş Hanım’ın ağlayışları. “Özleyiş senin de kızın, bunu ona nasıl yaparsın?” Bu cümleyi apaçık duymuştum. Güneş Hanım neden böyle bir şey demişti? Madem bu kadar gaddar neden zihninde ağlasın?

“Hocam ne olursunuz bunlar doğru değil deyin. Bunca yalanı bize söylemiş olamazsınız.” Sızı’nın sesinde canlı kanlı hayal kırıklığı vardı. “Ben bunları sindiremiyorum. Bizden ne istediniz?”

Güneş Hanım anlatmaya başlamıştı: Arkadaş’ı tanıştırmak için sergiye geldiğiniz gün, Varlık’ı da ofisime çağırmıştım. Sergiyi gezerken bir süreliğine sizin yanınızdan ayrılıp ofise geçmiştim. Varlık’a son bir teklif yapmıştım. Beş yıl önce yapamadığımı yapmaya hazırdım. 1952’ye sahip olmak için ne gerekiyorsa ayarlamıştım. Bana yardım ederse kızımızın ölümüne neden olduğu için onu bağışlayacaktım. O gün ofiste Varlık’a teklifimi yaptığımda yine aynı bencilliğini sürdürdü. Nasıl bu kadar acımasız ve kibirli olduğuna anlam veremiyordum. Teklifimi reddettiği yetmezmiş gibi bir de beni kızımızı öldürmekle suçlamıştı. Yine! Kontrolümü yitirmeyen biri olmama rağmen o gün o sözlerini duyunca kendimi kaybetmiştim. Bir yandan ağlıyordum bir yandan da ona kızıyordum. ‘Ben kızımızı öldürmedim. Onu senin yanlış seçimlerin ve bencilliğin öldürdü. Onu her şeyden çok severken şimdi beni onu öldürmekle suçluyorsun. O tabloyu ben de çok istiyorum ama onu kızımızın ölümüne göz yumacak kadar istemiyorum. Ama sen! Aradan beş yıl geçse de hala aynı dikkafalılığını sürdürüyorsun. Öyle ki ben kızımız diyorum ama sen sanki yalnızca benim kızımmış gibi davranıyorsun. Özleyiş senin de kızın bunu ona nasıl yaparsın?!’ demiştim.

Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Zihninde gördüklerim gerçekti. Bunda hiçbir kuşku yoktu. Ama eksikti. İnsanların zihnine girmek bile onları anlamaya yetmemişti.

“Neden bize yalan söyledin peki?”

“Varlık teklifimi reddettiğinde benim tabloya sahip olamayacağımı sanıyordu. Ama bu kez yanılmıştı. Beş yıl önce ona ihtiyacım vardı ancak şimdi her şeyi kendi başıma yapabilecek yeterlilikteyim. Ofisten ayrıldığında yanınıza dönmüştüm. Zihnime girdiğini söylediğin ilk anda buna ihtimal vermemiştim. Ta ki 1952’den söz edene dek. Onu ikimizden başka kimse bilmiyordu. Zihnimde bir şeyler gördüğün kesindi. Ancak her şeyi görememiştin. Eğer her şeyi görebilirsen bu başıma iş açabilirdi. 1952’den haberi olan bir kişi daha olsun istemiyordum. Dahası Özleyiş’in öldüğünü öğrenebilirdin. Kimse onun öldüğünü bilmiyor. Bu yüzden sizi planımın bir parçası yaparak kullanmak istedim. Sizi kendi halinize bıraksaydım günün birinde bana sıkıntı çıkaracağınız kesin gibiydi ama sizi Varlık’la oyalarsam hepinizi buraya toplayabilirdim.”

“Bu ne demek şimdi? Bizi niye buraya topladın?”

Güneş Hanım bir savaş kazanmış komutan gibi başını kaldırıp anlattıklarından mağrur bir ifadeyle “Sevgili Varlık, 1952’ye bu gece sahip oldum. Beni ne kadar engellesen de o artık benim. Yalnız üzülerek söylemem gerekiyor ki seninle olan hayat arkadaşlığımızın bu gece itibariyle sonuna gelmiş bulunuyoruz. Takdir edersin ki galerinin müdürü olarak tabloyu doğrudan ben çalarsam bu hemen anlaşılır. Ama tabloyu yıllardır alıkoyduğu kızıyla, eski eşini tehdit eden ünlü tablo eksperi Varlık çalarsa üstüne bir de eski karısının tüm uyarılarına karşın kaçarken hem onu yaralayıp hem de bir öğrencisini ve onun arkadaşını da öldürürse işte o zaman hiçbir şey anlaşılmaz. Yani sevgili Varlık bu gece senin kayıplara karışacağın o gece. Çocuklar sizin bir mezarınız olacak korkmayın. Ama Varlıkçığım senin için aynısını söyleyemeyeceğim. Kaçtığına ikna olmaları gerek, cesedini bulmaları inandırıcı olmaz değil mi?”

“Sen şeytansın!”

“Herkes hak ettiği hayatı yaşar Varlık. Şeytan da. Benim hükmüm de bu dünyada.” Sonra yanındaki adama dönüp “Hepsini öldür, Varlık’ı başka bir yere götüreceğiz ama bu ikisi burada kalsın. Onlar içerideyken evi yak. Ev biraz tutuştuktan sonra çıkan is üzerime yeteri kadar bulaştığında konuştuğumuz gibi beni vur. Görüşmek üzere!” dedi ve arkasına bile bakmadan odadan ayrıldı.

Varlık Bey, ben ve Sızı istemsizce yan yana geçmiş duvar dibinde kurşuna dizilmeyi bekleyen idamlıklar gibi durmuştuk. Ölümle aramızda yedi adım vardı. Ne olacaktı şimdi? Gözlerimi kapadım. Sızı’nın koluma girip bana iyice sarıldığını hissediyordum. Yaşamla bu denli uyumsuzluk çekerken şimdi her şeyi sonlandırma seçeneği bilerek olmasa da tam önümüzde belirmişti. Ancak ben ölüme gözlerim açık bakamıyordum. Her şeye rağmen yaşamak yanı ağır mı basıyordu yine?

Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Buradan bir çıkış yolu bulmalıydım. Ama ne yapacaktım? Canlılar tehdit altında iki tepki verir: Savaş ya da kaç. Birkaç gün önce başıma gelseydi tüm bunlar dünyanın öteki ucuna dek kaçardım. Ama şimdi içimden kaçmak gelmiyordu. Kaçmayı denemek de akılcı durmuyordu. Ancak dişe diş savaşmak da bana göre değildi. Başka bir yol bulmak zorundaydım. Benden başka kimsenin aklına gelmeyecek bir yol. Bir dakika. Şimdiye dek hep başkalarının zihnine girmiştim. Peki ya kendi zihnime girebilir miydim? Kendi zihnime bir başkasının zihnine girdiğim gibi. Bu bana ne getirecekti? Nasıl kurtaracaktı bizi buradan? Hiçbir fikrim yoktu. Ama içimden bunu denemek geçmişti. İçgüdü gibi bir dürtüydü sanki bu. Yoksa hangi insan birkaç saniye sonra öleceğini bile bile kurtuluş reçetesi olarak gözlerini kapatır?

Gözkapaklarım bizi öldürecek o adamla aramızdaki tek engeldi. Tek ve en sahici kalkanımızın ardında bir düş kurmaya çalışıyordum. Aslında şu an kendi zihnime girmiştim işte. Kendi hayallerimin içindeydim. Ama bunu herkes yapabiliyordu zaten. Böyle yapmam gerektiğini hissediyorsam bundan fazlasını başarabiliyor olmalıydım. Başkalarının zihnine girdiğimde her şey gerçek dünyadaki gibi hissettiriyordu bana. Bir film setinde gezinmek gibi. Oysa şu an yaptığım şey henüz o filmin sahnelerini düşlemek gibi yetersiz bir deneyimdi. Gözlerimi sımsıkı kapamış açmamaya direniyordum. Düşündükçe derinleşiyordum. Yavaş yavaş düşlerim daha canlı bir hal almaya başlamıştı. Bölük pörçük kesitler geçiyordu gözlerimin önünden. Ben düşlerime yoğunlaştıkça belli belirsiz olan kesitler kanlı canlı görüntülere dönüşüyordu. Gözlerimin giderek açılmaya başladığını hissediyordum. Bir an için beceremediğimi düşünsem de gözlerim iyice açıldığında karşımda o adamı görememiştim. Daha doğrusu ilk anda doğru düzgün hiçbir şey görememiştim. Şekiller yavaş yavaş oluşmaya başlıyordu. Sanki bir bilgisayar oyunundaki gibi zihnimin haritası ağır ağır yükleniyordu. Çevreme daha özenli bakmaya çabaladıkça birkaç adım ilerimi görmeyi başarmıştım.

Bir kapının önünde duruyordum. Bu pembe kapı. Okuduğum ilk okulun kapısıydı bu. Başarmıştım. Kendi zihnime girmiştim. Kapıya yaklaştım. Kolunu aşağı indirip içeriye doğru açılmasını sağladım. Okulun girişinde genişçe ve kare biçiminde bir avlu vardı. Bu küçük okul. Arkadaşlarımı görüyordum. Çoğunu odur budur görmemiştim. Hala onları hatırladığım gibiydiler. Birkaçı dışında. İşte yanımdan koşarak geçti biri. Kumral, örgülü saçlarını sallayarak: Cansuyu. İlk aşkım. Vurulmamak için kendi kalesine koşuyor. Aynı sınıftaki kuzeni Pırıl da onunla oynuyor. Cansuyu büyümüş mesela. Onu çocukluğundaki gibi hatırlayamıyorum. Çünkü onu göreli çok olmamıştı, bir yuva kuracakmış. Aklımda hala bana bu haberi verdiği sevinçli yuvarlak yüzü var. O koşarken onunla karşılaştığımız o gün yazdığım şiir de dize dize uçuşuyordu saçlarının arkasından:

 

Her şey, her şey senin elinde

İmrendiğim her şey avuçlarında

Bir şey var dilimde

Dilimin uçlarında

Bir sözcük, büyüyen dilimde

Ve senin avuçlarında

 

Karşıda, sınıfa giren çocuk: Yakarış. Onunla da bir yıl önce karşılaşmıştık. Yeni mezun olmuş okulundan. O da aynı değil mesela. Kapıyı kapayıp ilerlemeye başladım. Ben de buralarda bir yerde olmalıyım. Aslında bu benim düşüm ve nerede olduğumu da gayet iyi biliyordum ancak ilk kez kendi zihnime böyle tanık oluyordum. Kendimi de arayıp bulmak istiyordum. Teneffüslerde sınıfta olurdum çoğunlukla. Sınıfa doğru yürürken bir yandan da kendimi görecek olmanın heyecanı vardı içimde. Giriş kapısından sınıfa kadar bir anda gelmiştim. Kafamı içeri uzattığımda kendimi gördüm. Sırtım dönüktü. Arka sıramdaki arkadaşımın defterine bir şeyler yazıyordum. Ne kadar küçükmüşüm. Ne kadar ufacık. Yüzümde garip bir gülümseme belirmişti. Gelir miydi aklına bu küçük çocuğun bir gün yüzüne silah doğrultulacağı? Bir süre kendimi izledikten sonra bir adım geri çıktım. Bunları ben düşlüyordum ama şu an ihtiyacım olan bu değildi. Zihnimdeyken dışarıda da dünya dönüyordu. Karşımızdaki adamın bizi öldürmesinden kurtulmak için birkaç saniyem vardı. Zihnimde bu süre uzuyordu ancak ne kadar uzayabileceği hakkında bir fikrim yoktu. Başka bir şey yapmalıydım.

Avluya döndüğümde babamla karşılaştım. Yavaşça okulun duvarları silinip yerine tren rayları döşenmeye başlıyordu. Her zaman olduğu gibi yine kendimi yardıma muhtaç hissettiğim o anda babam belirmişti zihnimde. İstasyona yaklaşan trenlere elindeki işaretle dur ya da geç yapıyordu. Onu uzunca bir süre uzaktan izledim. İnsanların babalarından unutamadıkları sözler vardır. Yaşama ilişkin, onlara yön gösteren. Babamdan bana kalan o kılavuz bir söz değil bir hareketti. Dur ya da geç. Babam yaşamında neyi görmek isterse tıpkı trenlere yaptığı gibi basit bir el savurmayla geç yapardı. Neyi görmek istemiyorsa da kocaman bir dur. Onun karar alırken büründüğü bu kesinliğe çocukluğumdan bu yana imrenirdim. Onun gibi olmayı düşlerdim. Bu kadar kolayca geç ya da dur diyebilmeyi.

Rayların yanında babamı izlerken arkamdan gelen bir tren sesi işittim. Başımı çevirip gelen trene doğru döndüm. Ancak neyin nesiydi bu tren, onu ben düşlememiştim. Tren biraz uzaktan geliyordu. Ne olduğunu anlamak için ona doğru koşmaya başladım. İyice yakınına geldiğimde tren zamanda asılı kalmış gibi bir anlığına durur gibi olmuştu. Vagonların yalnızca bir tanesinin penceresi görünüyordu. İçeriye dikkatlice baktığımda kendimi gördüm. Şu daracık zamanda dahi beni şaşırtacak olaylar yaşıyordum. Ne işim vardı orada? İçeridekilerle konuşuyordum. Ancak biraz farklı görünüyordum. Daha yorgun daha bıkkın gibi. Vagonda benim dışımda üç kişi daha vardı. Biri suskun orta yaşlı bir kadındı. Onun yanında anlamlı bakışları olan genç bir kadın ve ikisinin karşısında da ben ve son uykusunu uyumaya gidiyormuşçasına üzgün bir erkek. Elinde bir kitap vardı. Üzerinde “Son Yetmiş Dakika” yazıyordu. Altında da benim adım… O kitap benim miydi gerçekten? Çözüm bulmak için girdiğim zihnim tahminimin ötesinde bir labirente ve bulmacalar yumağına dönmüştü. Kimdi bu insanlar? Ben neden o trendeydim? O kitabı ben mi çıkarmıştım? Ama ne zaman? Kendi kurduğum düşte nasıl oluyordu da benim kontrolüm dışında şeyler oluyordu? Vagona attığım bu anlık bakış sonrasında tren yeniden zamandaki asıl akışına geçti ve birdenbire hızlandı. İstasyona yaklaşırken babamın trene dur işareti yaptığını gördüm ancak tren durmak bir yana hızını bir kat daha artırdı ve istasyonu geçip gözden kayboldu.

Yumruk yemiş de ringde çevremizi saran seyirciye boş boş bakıyormuşum gibi kalmıştım. On yaşındaki Arkadaş’ın yanından ayrıldıktan sonra daha önce hiç olmadığım bir Arkadaş düşümün içine dalmıştı. Büyük olasılıkla bundan onun da haberi yoktu. Ya da şu andan itibaren artık vardı.

Trenin üzerimde yarattığı afallamadan kurtulmam gerekiyordu. Babama son bir kez daha bakıp istasyondan ayrıldım. Acaba bizi öldürmek için karşımızda duran adamın tetiği çekmesine ne kadar kalmıştı? Hala düşleyebildiğime göre en azından tetiği çektiyse bile mermi bana ulaşmamıştı. Artık somut adımlar atmak zorundaydım. Ne yapabileceğimi düşünürken bir yandan da aklıma gelen çözüm önerileri canlanıyordu önümde. Ancak sorun şuydu ki hiçbiri zihnimin dışını değiştirebilecek şeyler değildi ve burada geçirdiğim zaman boyunca göreceli olarak güvende hissetsem de bunu sonsuza dek sürdüremeyeceğim apaçık belliydi. Yapabileceklerimi düşünürken sıkça Sızı çıkıyordu karşıma. Onunla geçen ay oturduğumuz an canlandı önümde. Bana ilk kez Güneş Hanım’dan söz ettiği gün. Bu fikir bir yandan çok hoşuma gitmişti ancak bir yandan da rahatsız olmuştum. Rahatsızlığımı ona belli etmemeye çalışmıştım ama şu halime bakılırsa gerginliğimin anlaşılmaması olanaksızmış.

Hayır buradan da bir şey elde edilebilecek gibi durmuyordu. Oradan da ayrılıp beyaz boşlukta yürümeye başladım. Şu ana kadar hep başka insanların zihinlerine girmiştim. Ama kendi zihnime onlarınkine girdiğimden farklı bir yol kullanarak girdim. İnsanların zihinlerine girebilmem için onları dalgın anlarında yakalamam gerekiyordu. Heh! Dalgınlık. Kilidi çözecek olan anahtar sözcük bu olabilirdi. Daha önce daldığım bir anı bulursam belki bir şeyler yapabilirdim. Tam olarak ne olacağına dair bir öngörüm yoktu ama farklı bir şeyler olacağını hissediyordum. Öyle hissetmek zorundaydım çünkü zaman daralıyordu ve bundan başka da aklıma fikir gelmemişti.

Daha önce daldığım bir an… Ne zaman daldım ki?

Daldığım bir anı bulmaya çalışırken alnımın ortasında karınca ısırığı gibi bir acı duydum. Böyle bir şey düşlememiştim. Yine başka bir Arkadaş’ın işi miydi bu da diye aklımdan geçirirken ellerimle alnımı yoklamıştım. Kaşlarımın biraz yukarısında küçücük bir oyuk oluşmuştu ve çok hafif kanıyordu! Adam silahı ateşlemişti! Kurşun alnıma girmeye başlamıştı bile. Hemen bir an bulmalıydım. Ama neresi? Arabada gelirken dalmış mıydım? Şiir defterimi ona verdiğimi öğrenince susup dışarıyı izlemeye başlamıştım ama yok, dalmamıştım. Arabaya binmeden önce peki? En yakın ofiste dalmış olabilirim. Varlık Bey’le şiir konuştuk, Beyefendi 1952’yi anlattı ama daldığım bir an oldu mu hiç? Bulamıyordum işte. İyice paniklemiştim. Alnımdaki oyuğun derinliği giderek artıyordu. Biraz daha ilerlerse bilincimi yitirebilirdim. O ofiste başka ne konuştuk? Buldum! Güneş Hanım bizi tanıştırırken dalmıştım. Bana adımla seslendiğinde kendime gelmiştim. Buldum! Hemen ofise gittim. İşte Güneş Hanım orada. Söze girdi bizi anlatmaya başladı bile. Ben de oradayım. Evet! Dalmışım. Yere bakıyorum uzun uzun. Kendimi gördükçe o an neler olduğunu da daha iyi anımsamaya başlıyorum. Ofisteki ayrıntılar giderek daha da belirginleşiyor.

Şu an kendimin arkasında duruyorum. Solumda Sızı oturuyor. O an dalgın olduğum için odadakilerin yüzlerini iyi seçemiyordum ancak yüzsüz kalmamaları için onların da yüzlerini kafama göre düşlüyordum. Yavaş yavaş Güneş Hanım’ın masasının olduğu yöne doğru ilerleyip kendimin karşısına geçtim. Güneş Hanım konuşmasını sürdürürken dikkatimi dağıtmaması için sesini kıstım. Bir yandan koltukta oturan kendimin karşısına geçmek için yürüyordum bir yandan da içime doluşan bilinmezliğin yarattığı tedirginliği boşaltmaya çalışıyordum. Beyefendiyle Varlık Bey arasında kalan sehpanın üzerindekileri bir kıyıya sıyırıp üstüne oturdum. Artık kendimle karşı karşıyaydım. Birkaç saat önceki Arkadaş’ın karşısındaydım.

Kendimi içimden gelen sese bırakıyordum. Gözlerimi, kendi içine dalmış yere doğru bakan Arkadaş’ın gözlerine kilitlerken bir anda istemsizce içimden “Kim bilir aklından neler geçiriyor?” diye geçirmiştim. Bu sözü aklımdan geçirmemle birlikte sanki içimde de çığlar kopmuştu. Karşımdaki Arkadaş biri onu kumandayla yönetiyormuşçasına yere diktiği bakışlarını keskin bir hamleyle kaldırıp gözlerini gözlerimle buluşturdu. Bu ansızın hareketi beni korkutmuştu. Sehpanın üzerinde irkilmiş gözlerimi onun gözlerinden kaçırmak istemiştim. Ancak başımı çevirmekte zorlanıyordum. O ise başını kaçırmak bir yana iyice yüzüme odaklanmıştı. Tıpkı Güneş Hanım’da, Sızı’da ve Varlık Bey’de olduğu gibi Arkadaş da yüzüme ilk kez gördüğü birine bakar gibi bakıyordu. Kim olduğumu anlamaya çalışan bir ifadesi vardı. Onun da –yani aslında benim de- bana ötekiler gibi boş bakmasını garipsemiştim. Yüzündeki bu ifadesizlik beni tanımayışından mıydı yoksa beni tanıdığı için duyduğu yoğun şaşkınlığın bir yansıması mıydı? Birbirimize bakışmayı sürdürdükçe o alışık olduğum beyaz parıltı yavaşça görüşümü kaplamaya başlamıştı. İşte oluyordu. Bu kez bir şeyler oluyordu. Düğümü çözecek hamlenin dalgınlık olduğunu bulmayı başarmıştım. Parıltı giderek artıyordu ancak öncekilerden farklı olarak o ince ve keskin ağrıyı hiç duymuyordum. Bu parıltının doruğa ulaşıp kesildiği yerde neler olacağını bilemiyordum ancak doğru yolda olduğumu hissedebiliyordum. Gözlerim beyazlığa dayanamadığı için iyice kısılırken hayal ettiğim ofisin duvarları da erimeye, kum gibi çözülmeye başlamıştı. Çevremdeki her şey kararsızlaşıyor, ısındıkça düzensizleşen tanecikler gibi titreşiyorlardı. Duvarlar ortadan kalktıkça arkalarında benim düşlemediğim belli belirsiz insan silüetleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Oradan oraya giden bir sürü insan görüyordum. Artık sağ gözümü iyice açamaz olmuştum. Yalnızca sol gözümle – o da iyice kısılmış biçimde – onları seçebiliyordum. Bu insanları da ben düşlememiştim, treni de. Ancak tren zihnime deyim yerindeyse bana sormadan girmişti. Geldiği rüzgarla da çekip gitmişti. Ancak şimdi bu insanlar trenin tersine benim burada olduğumu biliyormuşçasına duvarın arkasında dolaşıyordular. Beni rahatsız etmek istemiyor gibi. Ne yaptıklarını anlamak için biraz daha yakınlaşmak istediysem de yerimden çok az kıpırdayabilmiştim. Beyazlık arttıkça ofis, içindeki insanlar ve kendi kurduğum düşe ait ne varsa kararsızlaşıyor, görüş alanım da iyice kısıtlanıyordu ancak ofisin dışındaki yığınla insan geri kalan her şeyin tersine giderek daha da belirginleşiyordu. Kimisinin elinde çanta, kimisinin üzerinde manto, kimisi tişörtle, kimisi tedirgin, kimisi neşeli… Sürekli hareket halindeydiler. Sanki her biri bir şey arıyordu. Garip olan bir şey daha vardı bu insanların birçoğunun boyu neredeyse aynıydı ve neredeyse aynı kilodaydılar. Yalnız bazıları daha kısa boylu hatta çocuk gibiydiler. Daralan görüşümün son saniyelerinde beyazlık gözüme son perdeyi indirmeden hemen önce duvarın ardında beni ürkütmeden aranan bu insanların iyice tanınır hale gelen yüzlerini tek bir anlığına görüşüm beni dehşete düşürmeye yetmişti: O duvarın ardında yüzlerce Arkadaş vardı! Farklı yaşlarda, farklı görünümlerde, bir yere giden yüzlerce Arkadaş. Tıpkı benim gibi!

Beyazlık beni son yükselişiyle birlikte içine alıp sarıp sarmaladıktan sonra, önce ağırlaşan bir zaman akışına ardından da yeniden ritmini bulan bir işleyişe bırakmıştı. Sanki kalp atışlarım önce donmuş sonra da yavaşça çözülmeye başlayıp eski temposunu tutturmaya başlamıştı yine. Parıltı görüş alanımdan gitgide uzaklaşırken gözlerimi yeniden açtığımda kendimi bir koltukta oturur durumda ve yere bakarken bulmuştum. Yerden kafamı kaldırıp nerede olduğumu anlamak isterken bir ses beni kendime getirmişti.

“Ve Arkadaş. Kendisiyle bu haftanın içinde Sızı aracılığıyla tanıştım. Sızı’nın da eski dostuymuş. Kendine özgü bir sesi olan genç bir şair.”

Ofisteydik. Solumda Sızı, karşımda Güneş Hanım. Masanın her iki yanında da Varlık Bey’le Beyefendi ve Hanımefendi… Güneş Hanım bizi ofistekilere tanıtıyordu!

●●●

Bugün Güneş Hanım’a Varlık Bey’in de desteğiyle suçüstü yaptığımız günün üzerinden tam beş ay geçti. Kendimi yeniden ofisteki o uzun konuşmanın içine dönmüş bulduğumda ilkin olayın sıcaklığıyla farkına varamasam da psikolojik olarak dağılmıştım. Kafamda onlarca soru işareti ve bir yığın kuşku dolaşıyordu. Zihnimden ayrılmadan önce alnımda yavaşça ilerleyen merminin açtığı oyuk aklımdan çıkmadığı için gece boyu sık sık parmaklarımla alnımı yokluyor, yüzümde kan olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Ofiste sağımda duran aynaya dönüp dikkatlice baktığımda yüzümde herhangi bir iz ya da kanama görmemiştim. Sohbetin ilerleyen anlarında da konuşulanların içeriğinde farklılık olmadığını anlayınca kesin olarak ikna olmuştum. Her ne kadar sonucunda bunun gerçekleşmesini umarak yapmasam da ne olduysa olmuştu ve ben daha önce daldığım bir ana geri dönmüştüm. Üstelik alnımdaki oyuk da yitip gitmişti. Tam anlamıyla her şeyi geri almıştık. Yalnız bir farkla, benim zihnim yaşanmış ama artık yaşanmamış olan ne varsa hatırlamayı sürdürüyordu.

Bu nedenle ofisteki sohbet bittikten hemen sonra Sızı’ya tabloyu asıl çalmak isteyenin Güneş Hanım olduğunu söylediğimde buna inanması çok güç olmuştu. Ne var ki daha sonra Varlık Bey’i ofisten çıktıktan sonra takip edip eve doğru tek başına gittiğinden emin olduğunda o da dediklerime güvenip rotasını benimle birlikte Güneş Hanım’a çevirmişti. O gece Güneş Hanım’ın belli bir saatten sonra ortadan kaybolması sonrasında Varlık Bey’i de durumdan haberdar edince, galeri Güneş Hanım için kendi sonunun yazıldığı yer olmuştu.

İnsanların zihnine girmenin verdiği sorumluluğun ağırlığı yeterince omuzlarıma oturmuşken bir de başıma her şeyi geri alabilme sorunu çıkmıştı. Sorun diyordum çünkü onunla nasıl başa çıkabileceğimi bilmiyordum. İçimde muazzam bir güç vardı. Ancak bunu doğru kullanabileceğimden emin olamıyordum. Her şeyi geriye döndürmek bizi ölümden kurtarmıştı. Peki yaşanmamış kıldığım onca şey ne olacaktı? Kendi ölümümüzü engellemek için geriye attığım adım kim bilir kimlerin yaşamını etkilemişti. Ve hiç kimse bundan haberi yoktu. İçim tarif edilemez bir coşkuyla doluyordu. Yaşamımda yolunda gitmeyen her şeyi geriye dönüp bir kez daha deneyebilirdim. Bir kez daha, bir kez daha… Ancak kendi heveslerim uğruna herkesin yaşamını değiştirmeye hakkım var mıydı?

O günden sonra bir daha kimsenin zihnine girmek istemedim. İnsanlardan uzak durmaya çalıştım ancak beceremiyordum. Her yerde insanlar vardı. Her yerde ‘tanıdığım’ insanlar… Onların zihinlerine girmemek, mahremiyetlerini bozmamak adına kendimi paralıyordum ancak yine de kendimi kaptırdığım oluyordu. Güneş Hanım’ın zihnine ilk girişimde öyle sanmıştım ki bundan sonra insanları  anlayamamam için ortada hiçbir engel kalmayacaktı. Ne var ki o gece yaşadıklarım bana insanları anlamak için zihinlerine girmenin bile yetmeyeceği gösterdi. Ne kadar açık seçik olursa olsun zihinlerinde kurdukları dünyaya da eninde sonunda kendi penceremden bakıyordum. Ve çoğu durum ben nasıl anlamak istiyorsam öyle anlaşılıyordu.

İnsanların zihnine girmekten kaçınmaya çalışsam da bu çaba artık yetmemeye başlamıştı. Tam da bu nedenle çoktandır düşündüğüm temelli gitmeye birkaç gün önce kesin karar verdim. Sızı bunu kabul etmese de şu an için en doğrusu bu. Benim kucağımda bulduğum bu durumun bir ayrıcalık mı yoksa bir lanet mi olduğunu anlamam için insanlardan uzaklaşmam gerekiyor. Kendi kendime kalmam. Yine insanların zihnine girmekten en kötüsü de bir kez daha geri dönmek zorunda kalmaktan korkuyorum.

Bunun yanında iyi gelişmeler de olmuştu. Çok istediğim şiir kitabım bir ay sonra basılacak. Varlık Bey sağ olsun, Güneş Hanım’ın yakalanmasını sağladıktan sonra iletişimimiz artarak sürdü. Kitabımın çıkmasında bana en büyük desteği de zaten o sağladı. Şiirlerime ad koymayı sevmediğim için kitaba da bir ad düşünmemiştim. Basım hazırlıkları sürerken bir gün yayınevinden aceleci bir sesle konuşan bir kadın tarafından aranmıştım.

“Arkadaş Bey, kitabınızın redaktesi, dizgisi her şeyi sonlandı. Artık kapak tasarımı yapılacak. Bizden rica ettiğiniz süre de bitmek üzere ancak hala bize bir ad söylemediniz.” diye sitem etmişti.

“Kusura bakmayın, haklısınız ama ben de bu işlerde iyi değilim ondan bekletiyorum sizi.”

“Ama rica ediyorum artık bir şey söyleyin ki ben de tasarımcıya ileteyim, zamanımız daralıyor.”

“Ne kadar vaktim kaldı peki?”

Telefondaki duraksamasından saatine baktığı hissine kapılmıştım.

“Yani, yarım saat bilemediniz bir saat. Daha fazla zaman tanıyamayacağım maalesef.”

Bu haber hoşuma gitmemişti. Ben kitabıma bir ad vermek istemiyordum. Ancak buna mecbur kalıyordum. İçinde bulunduğum kararsızlıktan ötürü telefondaki kadına hiçbir tepki vermeyince fazla ciddi davrandığını düşünmüş olacak ki sözlerini espri yapmaya çalışarak sürdürmüştü.

“Arkadaş Bey, bir saat de dediysem elimde sayaç tutmuyorum tabii ki sizin için on dakika da ben eklemiş olayım canım.” diyerek oluşan gergin havayı dağıtmak ister gibi yapmacık olduğu belli olsa da biraz da gülmüştü. “Yani bu durumda yetmiş dakikanız bulunuyor. Son yetmiş dakika.”

Sesine kattığı neşeyle bana “Son yetmiş dakika.” dediğini duyduğumda, içimde ürpermeyle karışık bir garip bir his duymuştum. Son yetmiş dakika! Bir süre daha sessiz kaldıktan sonra:

“Tamam o halde, kitabın adı ‘Son Yetmiş Dakika’ olsun. ‘Son Yetmiş Dakika’.

Kitabın adını dahi ben koyamamıştım. O Arkadaş koymuştu. Ama bu bana Sızı’dan sonra attığı son çalım olacaktı. Kitabın hazırlığının bitmesinin ardından, birkaç gün önce de telif haklarından gelen parayı teslim aldım. Bu para beni hatrı sayılır bir süre idare edecektir. Eğer kitabın satışları da iyi giderse buraya dönmem için bir neden kalmayacaktır.

Ondan uzakta nasıl yaşayacağım bilemiyorum ama bunu yapmam gerektiğine inanıyorum. Başlarda bizi aldatan asıl kişinin Güneş Hanım olduğunu nasıl anladığımı sorduğunda Sızı’ya bunu Güneş Hanım’ın zihnine girerek bulduğumu söylemiştim. Henüz ben olan biteni sindirememişken ona geriye döndüğümden bahsetmek istememiştim. Ancak zaman ilerledikçe onunla aramızdaki iletişim farklılaşmaya, evrilmeye başlamıştı. Birden olan hiçbir şey yoktu. Birbirimizle olan yakınlığımız sakince artıyor, çoğalıyordu. Ancak emin olamıyordum. Bana duyduğu sevginin ilk kıvılcımını henüz yaşamamıştık. Beni seviyordu, onu seviyordum. Bu şimdinin gerçeğiydi. Ancak ne zamandan beri sorusunun yanıtı çok karmaşıktı. O gece arabayla Varlık Bey’in evine giderken şiir defterini ona benim verdiğimi söylemişti. Ama bunu ben hatırlamıyordum. Bu da demek oluyordu ki ona şiir defterini veren Arkadaş ben değildim, başka bir Arkadaş’tı. Tıpkı benim ofise döndüğüm gündeki gibi ileride yaşayan halim de yine geriye dönmüş ve o dönüşünde bir şekilde Sızı’ya o defteri vermişti. Belki de başka bir halim ondan da öncesine gidip Sızı’nın şu an bana duyduğu sevginin yeşermesine neden olmuştu. Bunların her biri belirsizdi. Bunca belirsiz yaşamımın orta yerindeyken onunla geçirdiğim zamanlarda bana duyduğu sevgi karşısında onu kandırıyormuşum gibi bir hisse kapılıyordum. O kim bilir beni değil, o Arkadaş’ları seviyordu ve bunun farkında da değildi. Bu düşünceler aklıma üşüşürken bu durumu daha fazla sürdürmeye dayanamıyordum.

Galerideki o gecenin üzerinden bir ya da bir buçuk ay geçmişti. Artık ona tüm olanı biteni gecikmeli de olsa anlatmak için kendimi hazır hissediyordum. Ona bu kez bile isteye yalan söylediğim için zaten bana gönül koyacaktı. Belki de o da birlikte geçirdiğimiz anların sahici olmadığını anlayacak ve benimle iletişimini kesmek isteyecekti. Böylece içimdeki bu sonu gelmeyen huzursuzluk son bulacaktı. Ama hiçbir şey beklediğim gibi olmamıştı. Bana kızmasını beklerken yaşadıklarımın ağırlığından söz edip beni daha da büyük bir şefkatle kucaklıyordu. Yapmaması gerekiyordu. Bana duyduğu sahte sevgi yüzünden böyle davranıyordu. O sevgi olmasaydı tıpkı galeride zihnine girmeme verdiği tepki gibi her şeyi yüzüme vuracak, canımı yakacaktı. Yakmalıydı da. O zaman ondan hiçbir şeyi bilerek gizlemememe karşın bana duyduğu o öfkesini şimdi ona gerçekten yalan söylemişken savurmalıydı yüzüme. Ama şimdi sevdiği için yapamıyordu. Yapamazdı. Beni cezalandırmasını beklerken bana daha da çok sarılması vicdan azabımı ikiye katlıyordu.

“Neden sana duyduğum sevgiden tereddüt ediyorsun?”

“Sana o defteri kim verdi?”

“Sen verdin.”

“Ben vermedim işte. Onu veren Arkadaş ben değilim. Senin sevdiğin Arkadaş da ben değilim. Bizim yalnızca yüzlerimiz aynı. Sen onu sevmelisin beni değil!”

“O dediğin kim Arkadaş? Kendini kendinden mi kıskanıyorsun? Arkadaş’a duyduğum sevgi gerçek oldukça gerisinin ne önemi var? Şimdi ya da on yıl sonra. O Arkadaş’ların her biri sen değil misin? Hem giderken hiç mi canın yanmayacak? Sen de sevmiyor musun beni?”

“Seviyorum. Seni olmadığım biri gibi davranıp kandıramayacak kadar çok seviyorum. Bunu sana yapamam.”

●●●

O günden sonra gitme düşüncesini iyiden iyiye kafama koymuştum. Ne zaman ki şiir kitabımdan gelen parayla kendimi idare ettirebileceğimi gördüm, o zaman yola koyulmak üzere ilk tren biletimi aldım. Şimdi elimde biletim, olabildiği kadar az insanın olduğu yerlere, olabildiği kadar bir yerde kısa süre konaklamaya çalışarak günlerimi geçirmeye çabalayacağım. Ne kadar az insanla tanışırsam o kadar az zihne girme gafletine düşerim. Ne kadar çok tanımadığım yerlere gidersem olur da birinin zihnine girsem bile gördüklerimden hiçbir anlam çıkaramadan dışarı çıkarım. Artık gidiyorum. Ardımda yüreğimin Sızı’sını bırakarak.

A Friend of Order (Sıradan Bir Arkadaş) – Rene Magritte – 1964

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir