Arkadaş

Önsöz

Öyküler için klasik bir tanım vardır. “Gerçek hayatta olması muhtemel kısa kurgular” şeklinde. İşin içine gerçeklik girince kurgu tarafı bazen kısıtlanabiliyor. Ya da kurguya ağırlık verince gerçeklikten biraz uzaklaşıp iyice fanteziye, hayal dünyasına kaçılabiliyor. Ancak yakalanması gereken asıl nokta neyin anlatılmak istendiğidir. Çünkü bir öyküyü okurken tanıklık edilen olay, yazarın yaratmış olduğu dünya içerisindeki karakterlerin zihinleridir. Bu karakterlerde de mutlaka yazardan izlenimlere, parçalara rastlanır. Hepsinde buram buram deneyim kokar.

Samet bir öykü yazmaya başladığını söylediğinde -kendisini gayet iyi tanıdığım için- az çok nelerden bahsetmek istediğini, nerelere değineceğini tahmin ediyordum. Tabii kendisi yalnızca öykü yazdığının haberini vermekle kalmadı, öyküsü için bir de önsöz yazmamı rica etti. Cahit Sıtkı’ya önsöz yazan Ziya Osman gibi hissediyorum şu anda kendimi.

Doğruyu söylemek gerekirse Samet’in en çok şiirlerini beğenmişimdir bu zamana kadar. İmgeleri, anlatım tarzı, kafiye becerisi oldukça etkilemiştir beni. Ancak düzyazıları da gayet etkileyici ve doyurucu gelmiştir her zaman. Bu öyküyü okuduğumda da aynı derecede etkilenip sonrası için meraklı bir bekleyiş başladı içimde. İçindeki şiirsellik, metaforlar (özellikle güneş metaforları) ayrıca incelenmesi gereken ayrıntılar diye düşünüyorum.

Öyküdeki sorular özellikle onu tanıyan ve anlayan insanlar tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek sorulardır. Her an “Acaba yine bir sorun mu çıkacak?” şeklinde teyakkuzda bulunma halini onu tanıyan birisi olarak gayet iyi anlayabiliyorum. Tüm bu tedirgin havasına rağmen içindeki olumlayıcı tarafı ana karakterin kendini sakinleştirmeye çalıştığı sözlerde görebilirsiniz.

Çok fazla da uzatmak istemiyorum. Bir an önce öyküye geçin ve biraz da kendiniz anlamaya çalışın kendisini. Güzel bir insandır her şeyden önce. Umarım kendisini tanıyabileceğiniz daha birçok şiirini, öyküsünü görürsünüz, görürüz.

Kaan Başar Candaş
Temmuz 2019

Arkadaş

1. Sarmal

“Ah akla sığmaz defineleri gömen beyin.”
Jorge Luis Borges

 

”Her şey güzel olacak. Hiçbir sorun çıkmayacak. Yapabilirsin biliyorum. Yalnızca kendine güven. Başka hiçbir şeye ihtiyacın yok. Kimse senden üstün değil. Kimse erişilmez değil. İnsanlardan korkmana gerek yok. Hadi şimdi rahatla ve dışarı çık. Git ve kim olduğunu göster. “

Bir yandan kendime olumlu telkinler verirken bir yandan da tuvaletin yanıp sönen fotoselli lambasının söndükten sonra bir daha yanmaması için olduğum yerden kımıldamamaya çalışıyordum. Eskiden beri kendime güvenimi yitirdiğimde beni kimsenin rahatsız edemeyeceği bir yere kapanırım. Beş altı yaşlarımda dedemlere gittiğimde eski divanların altına girerdim. Kendimce tehlike geçene kadar yerden yarım kulaç yüksekteki o divanın daracık altından çıkmazdım. Yan dönmek ya da hareket etmek çok mümkün olmadığından mecburen sırtüstü yatar divanın altındaki yaylardan dökülen toz parçacıkları da gözlerime bir güzel sıvanırdı. Biraz büyüyüp ilkokula gitmeye başlayınca yavaş yavaş saklanmanın büyüsü de kaçıyordu. Artık divan altlarına sığamaz olmuştum, ben de yastık ve battaniyelerden yaptığım çadırın içine saklanırdım. Ama itiraf edeyim divan kadar kamufle edemezdi beni hiçbir zaman. Günler ilerledikçe, boyum uzadı, büyüdüm serpildim derken lise çağlarımda artık kendimi saklayabileceğim hiçbir gizli yer kalmadı. Resmen insanlardan korkunca sığınabileceğim limanlarım tükenmiş, gündüz feneri gibi ortada kalmıştım. Ama insan çaresizlikten çare üretir ya ben de beni kimsenin rahatsız edemeyeceği bir yer bulmuştum sonunda: Tuvaletler.
Onca zaman geçirdim bu tuvaletlerde ama hala burnumdan nefes alamıyorum. Alabileceğimi de sanmıyorum. Her ne kadar konfor olarak battaniyeden çadırlarımı mumla aratsa da belki de beş yaşımdan daha rahatsız edilmeden kalabiliyorum buralarda. Son birkaç yıldır ne zaman kendimi dışarıdayken yalnız ve güçsüz hissetsem hemen bir tuvalete sığınırım. Ancak bu şekilde içimdeki gücü yeniden toparlayıp ayağa kalkabiliyorum. Sanki dışarıdaki insanların her birinde ruhumu sömürebilmeleri için birer alıcı var ve tuvaletin o küçük ve sıkışık duvarları dışarıya çıkınca çevreme saçılan enerjimin dağılmasını engelliyor. Işığın bile yanmasını istemiyorum o yüzden böyle anlarda, o da parlamak için gücünü elektrikten değil bedenimden alıyor. Ama ölene dek bu kabinde duramam. Dışarı çıkmam ve o insanlarla tanışmam, sohbet etmem gerekiyor. Yoksa buraya gelmemin ne anlamı kalacak?

“Her şey güzel olacak. Rahatla. Sen bu işi gayet kolay halledeceksin. Üstesinden gelemeyeceğin bir durum yok. Sakin ol.”

Kendime verdiğim son telkinden sonra dışarıya çıkmak için asla doğru bir zaman gelmeyeceğini artık ezberlediğim için kendimi en hazır hissetmediğim anda kapıyı açıp dışarı çıktım. Son kez aynada kendime baktım. Aynadaki yansımamda bir tedirginlik vardı. İçim buruldu. Gerçekten bundan daha iyisi olabilirdim. Aynaya biraz daha yaklaşıp yüzüme dikkatlice baktım. Bir kez daha bundan daha iyisi olabilirdim diye geçirdim aklımdan. Kendime engel olamadığım bir şekilde karnımdan ciğerlerime doğru bir hayıflanma yükseliyordu. Kabıma sığamadığımı hissettim. Sanki içimde bir balon varmış da biraz daha ciğerlerim hayıflanmayla dolarsa patlayacakmış gibi. Evet, patlamaya hazır bir balon. Hemen telefonumu çıkarıp not defterini açtım.

“İçimde patlamaya az kalmış gergin balon.”

Biraz duraksadım. Bir şey daha yazmam gerekiyordu bu dizenin altına. Bir şey daha. Eksik kalıyordu böyle hissettiklerim.

“Sol yanımdan dağılarak geziyor vücudumu.”

Bir süre iki dizeye birlikte baktım. İlki ne kadar sindiyse içime ikincisi de bir o kadar sahte geldi. Bu otomatik düşünceyle yazılmış bir dize olmuştu. Sol yanımda uzun süredir bir sıkıntı hissediyorum ama şu an yaşadığım duygu bu değil. Hemen sildim ikinci dizeyi. Ne hissediyorum şu an? O sıkıntıyı bütün vücudumda hissediyorum ama sol yanım diyebileceğim bir odağı yok. İçim içime sığmıyor sıkıntıdan. Nefes alamayacakmışım gibi. Hah! Nefes, ciğer. Yeniden yazmaya başladım.

“Dolduruyor ciğerimi sarmalıyor korakor.”

Şimdi içime oturdu işte. Telefonu garip bir dinginlikle kapatıp cebime koydum. Bir an aynadaki yüz bana olduğundan çok daha yaşlı ve çökkün geldi. Sanki yirmi beş yaşıma değil de elli iki yaşıma bakıyordum. Bir adım geri çıktım. Aynanın maviye çalan ışığı altındaki yansımama yeniden baktım. Hayır, eğer yaşarsam elli iki yaşımda kesinlikle böyle çökkün olmayı istemiyorum. İyice odaklanmış aynaya bakarken tuvaletin kapısı açıldı ve içeri bir adam girdi. Onun girişiyle ben de irkildim ve sanki onca zamandır tuvalette oyalanan ben değilmişim gibi aynada saçımı başımı düzelttim. O da bana omzunun üstünden umursamaz bir bakış atarak pisuvarlara doğru yöneldi. Aynı kayıtsızlıkta ben de ona baktıktan sonra hemen tuvaletten çıktım. Pisuvara işeyen insan gözümde her zaman tehlikelidir. Benim kaçıp sığınak olarak kullandığım tuvalete adam herkesin içinde kemerini çözerek giriyor. Korkmayayım da ne yapayım?

Kalp atışlarım da yavaşlasın diye koridoru ağır ağır yürüyüp serginin olduğu salona ilerledim. Beni buraya gelmeye davet eden arkadaşım Sızı içeride bir kadınla konuşuyordu. Beni tanıştıracağı kişi sanırım oydu. Duruşundan ve giyiminden sergi için önemli biri olduğu hissediliyordu. Çok da istekli olmayarak yavaşça onlara doğru yaklaştım. Sızı ara ara beni yoklayan küçük bakışlar atıyordu. Gözleri çevresini kolaçan ederken en sonunda beni yakaladı. Aramızda dört metre varken yalnızca benim görebileceğim biçimde öyle bir bakış attı ki ağzıyla bir şey demeye kalmadan tuvalette olması gerekenden daha uzun kaldığımı anladım. Mahcup bir tavırla yanına gelip selam verdim. Sanki az önce beni gözleriyle döven o değilmiş gibi cana yakın bir ifadeyle koluma girip “İşte Güneş Hanım, sizi bugün tanıştırmak istediğim kişi de teşrif etti: Arkadaş. Kendisiyle orta okuldan bu yana sıkı dostuzdur. Ben çizerdim o da yazardı.” Kadın vakurluğundan bir şey yitirmeden beni üsten aşağı süzdü. Öylesine güçlü bir görüntü veriyordu ki beni süzerken içimde kalan son enerjiyi ve özgüveni de çekti aldı. Artık içi boş bir kılıf gibi olmuştum. Yalnızca kabuğum kalmıştı. Elimi sıkmak için elini uzattığında, bana dokunursa etimin tuzla buz olacağını düşündüm. Ancak her şey o kadar onun yönetiminde ilerliyordu ki kendimi istemsizce onunla el sıkışırken buldum. Üstelik un ufak da olmamıştım. Kısaca kendisini tanıttı. Tüm azametine rağmen ona karşı içimde en ufak bir öfke ya da çekememezlik oluşmamıştı. Bir şekilde kadın bana sevimli geliyordu. Kendisi serginin yapıldığı salonun müdürüymüş. Yıl boyu birçok önemli serginin ve gösterinin burada gerçekleştiğini anlattı. Aynı zaman da Sızı gibi o da bir ressammış ancak salonun müdürlüğüne başladığından bu yana üretmekten çok eğitmeye zaman ayırdığını söyledi. Çizmeden durabiliyor musunuz diye sorduğumda da yetiştirdiği insanların ürettiklerinde de kendinden bir pay bulduğunu, onlar çizdikçe kendisini de çiziyor saydığından söz etti. İlginç bir bakış açısıydı. Belki de öyleydi gerçekten de ancak insanın kendisinin ortaya bir şeyler koymasının yeri bana hala doldurulamaz geliyor.

Güneş Hanım’la bir süre resim hakkında üstünkörü sohbet ettik. Resim konusunda çok bilgili olduğum söylenemez ancak herhangi bir kişiden daha ilgili olduğum su götürmez. Güneş Hanım bir yandan sergiyi dolaştırıyor bir yandan da resimlerle ilgili düşüncelerimi soruyordu. Ben de eserlerin teknik ayrıntılarına girmeden bende uyandırdığı duyguları elimden geldiğince kendisine anlatmaya çalışıyordum. Bu sırada Sızı da bizi bir adım geriden izliyor ve sohbetimize sözlü olarak katılmadan yalnızca dinleyerek bize eşlik ediyordu. Güneş Hanım’ın sorularındaki tonlama kendimi bir iş görüşmesinde gibi hissettiriyordu. Sanki beni kendince sınıyordu. Oysa kendisini bu kadar yormasına anlam veremiyordum. Bana sormak istediği soruları açıkça sorsa her şey çok daha kesek ve çabuk olurdu. Bunu ona da söylemek istediysem de oluşturduğu etki gücünden sıyrılıp konuşmamıza benim yön vermem dakikalar ilerledikçe iyiden iyiye benden uzaklaşıyordu. Ben de olan bitene razı gelerek akışa uymaya çabalıyordum. Ancak karşımdaki bu güçlü kadının zihninde neler döndüğünü de bir o kadar merak etmeye başlamıştım.

Bir ara yanımıza otuzlarında bir adam yaklaştı. Adını duyamadığım birinin geldiğini, kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine Güneş Hanım benden bir kraliyet soylusu gibi izin isteyip yanımdan beş dakikalığına ayrılacağını söyledi. O gittikten sonra hemen Sızı yanıma yanaştı. Heyecanlı heyecanlı “Çok güzel gidiyorsun, seni sevdiğine yemin edebilirim.” dedi. Ben onunla çok aynı düşüncede değildim. Kadın bana resimlerle ilgili bir sürü soru soruyordu ancak ben yüzeysel birkaç resim tarihi bilgimle, mahcup olmamak için onlara da çok bel bağlamayarak birtakım şeyler söylemeye çalışıyordum. Ama o ısrarla beni teknik konulara çekiyordu. Sızı gelirken omuzlarına attığı mantosunu kolunun üstünde düzelterek beni iyice köşeye çekti. “Saçmalama Arkadaş gayet yolunda her şey. Güneş Hoca zeki bir kadındır. O senin zaten ressam olmadığını biliyor. Şu an seninle konuşurken önem verdiği konu bir çerçeven olup olmadığı. Sanatın bir sürü türü var, hepsinde yetkin olmamız olanaklı değil. Bu doğru. Ama yaratıcılığın türü yoktur. O senin yaratıcı yanını tartıyor. Eğer ona sanata bakış açını doğru biçimde yansıtırsan yaratıcı bir şair olduğuna da ikna etmiş olursun. Böylece günün birinde hayalini kurduğun şiir kitabını yayımlayabilirsin. Güneş Hoca sana bu kapıyı açacak çevreye sahip biri. Sana sorduğu soruların içeriğine takılma. Çerçevenin sağlam olup olmadığını anlamak için seni yönlendirmeye çalışıyor. Sen kendi duygularını anlat yeter.”
Sanırım Sızı haklıydı ya da en azından çok ikna edici konuşuyordu. Kendi kitabımı çıkarmak için birilerine muhtaç olmak beni huzursuz ediyordu. Buna Sızı’nın benim için iyi niyetle çabalaması da dahil. Güneş hanım olmasa kitabımı çıkaramayacağım, Sızı olmasa Güneş Hanım’la tanışamayacağım. Peki neden kendi göbeğimi kendim kesemiyorum? Neden benim mutluluğum başkalarına bağlı?

Güneş Hanım yeniden karşıda belirdi. Yanıma doğru geliyordu ancak giderken olduğundan daha düşünceliydi. Hatta az önceki o yerleri titreten görüntüsünden bir kırıntı bile kalmamıştı sanki. Çok daha mahzun ve keyifsizdi. Görüşmeye gittiği kişiyle bir şey olmuştu herhalde. Ya da başka bir şey. Belki de dönerken telefonuna bir mesaj gelmişti ya da beli ağrıyordu ve son birkaç dakikadır alevlenmişti. İşte belirsizliğin tam orta yerindeydim yine. Seçeneklere boğulu boşluk. Bu bilinmezlik beni öylesine rahatsız ediyor ki. Yaşamımın her anında canımı iki kat sıkıyor. Bir şey vardı bu görünüyordu yani bunu hissediyordum ancak ne olduğunu bilmem olanaksız. Karşımdaki bu granit iradeli kadının yüzünü düşüren neydi? Belki de benim yüzümden böyle hissediyordu. Yanımdan ayrıldığında Sızı’nın sözünü ettiği çerçevemi beğenmemişti. O halde kitap düşüm de yalan olacaktı. Ama böyle olmayabilirdi de. Neydi işte? Neydi? Bu kadının yüzünü düşüren neydi? Bunu ona sormaya cesaretim yoktu. Sorsam bile verdiği yanıtın gerçek olduğunu nereden bilecektim? İletişime geçtiğim insanlarla böyle anlar yaşamaktan hep korkarım. Gerçeğin ne olduğunu, benden kaynaklı bir sorun olup olmadığını anlamanın olanağı yok. Gerçekten de “Her şey yolunda bir sorun yok.” dendiğinde her şey yolunda mı oluyor yoksa bu birtakım düşüncelerin üstünü örtmekten başka bir şey değil mi? Gerçekten bir şey yok mu yoksa yokmuş gibi mi davranıyoruz? Bunu anlamanın tek yolu karşımdaki insanın zihnine girmem. Bu da olamayacağına göre bu belirsizlik içimi yiyip tüketmeyi sürdürecek.

Ben aklımdan bunları geçirirken Güneş Hanım bir şey olmamış gibi beni bir başka tablonun başına götürdü. Ne var ki bu kez keyifsiz olduğu için tablonun yanına gidene dek hiçbir şey söylemedi. Böylesine sağlam karakterli görünen bu kadını neyin bu kadar sarstığını o kadar merak ediyordum ki. On dakika önce onu herhangi bir şeyin yıkabileceğine olasılık dahi tanımazken şimdi moralinin bozulduğunu görmek merakımı iki kat artırıyordu. Her zamanki gibi yavaşça tabloya doğru ilerledik. Bu canlı model kullanılarak on beş dakikada çizilmiş bir performans tablosuymuş. Dediğim gibi hangi teknikle çizildiğini, hangi boyaların kullanıldığını bilemiyorum ancak izlenimci resimleri andıran bir tarzı vardı. Bir sandalyeye sol eli ve sol bacağı uzun bir çizgi oluşturacak biçimde oturmuş sağ kolu ise bu çizgiye yay gibi gerilmiş bir kadın resmi. Bu kez tabloyla ilgili düşüncelerini öğrenmek için Sızı’yı da yanına çağırdı. “Sızı sence bu tabloda resmedilen bir kadın mı yoksa başka bir şeyler daha olabilir mi?” İlginç gelmişti. Bu kez benim düşüncemi değil de kendi öğrencisinin düşüncelerini merak ediyordu. Sızı önce bir adım daha yaklaştı tabloya. Bir süre inceledikten sonra iki üç adım geri çıktı. Tabloyu hem parçalarına ayırarak hem de bütününe odaklanarak görmeye çalışıyordu. Söyleyeceklerini toparlar gibi oldu, söze girecekti ama onun tabloyu incelediği süre içinde Güneş Hanım tablodan gözlerini almadan bir sessizliğe bürünmüştü. Her tabloyu ayrıntılı olarak irdelerken şimdi gözleri uzun uzun tabloda bir noktaya dalmıştı. O dalmış giderken ben de onun gözlerine baktım. Kim bilir zihninden neler geçiriyordu?

Güneş Hanım’ın yüzüne doğru bakarken başıma gözlerimin arkasından çok ince bir ağrı yayılmaya başladı. İyice yorulmaya başladığımda böyle olur. Önce topuklarım, sonra dizlerim eğer bir köşede oturup dinlenmezsem de belim ağrımaya başlar. Belim ağrıdığında anlarım ki mümkün olan en kısa sürede bir yere oturmalıyım yoksa gözlerimin arkası ağrımaya başlayacak ve o saatten sonra dinlensem de bu baş ağrısı uyumadan geçmeyecek. Ancak bu gün o denli yorulmamıştım. Üstüne üstlük daha topuklarım bile ancak ağrıdı denebilirdi. Bedenimi dinç hissederken niye başım ağrımaya başlamıştı, anlam veremedim. Gözlerimi Güneş Hanım’dan almak istiyordum ama başıma giren ağrının daha da şiddetlenmesiyle birlikte iyice gözlerine kilitleniyordum. Baş ağrım gitgide dayanılmaz bir noktaya gelirken şimdi çevremi de belirgin biçimde göremiyordum. Görüş alanım köşelerinden başlayarak giderek parlak ve göz açtırmayan bir beyaza bürünüyordu. O beyazlığın ortasında yalnızca Güneş Hanım’ın yüzünü seçebiliyordum. Hala dalgın dalgın bakıyordu. Işık o kadar parıldıyordu ki gözlerimi kapatmaya çalışsam da yine de geçmiyordu. Ayakta duramayacağımı hissedip yere doğru çömeldim. Oturunca gözlerime saldıran parıltı da çekilmeye başladı. Baş ağrım da onu izleyerek diniyordu. Yeniden gözlerimi açtım. Ayağa kalkarken Sızı’nın yanımda olmadığını anladım. Sanırım kötüleştiğimi görünce görevlilere haber vermeye gitmişti. Aslında şu an kendimi iyi hissediyordum, keşke gitmeseydi şimdi durduk yere bir sürü iş çıkacak. Tabii bunun yanında neden böyle fenalaştığımı da merak etmiyor değildim.

İyice kendime geldiğimde Güneş Hanım’ın da benden uzaklaşmış olduğunu gördüm. Salonun karşı yakasında ofis gibi bir yerin içinde dört tane adamla birlikte oturuyordu. Sırtı bana dönüktü. Ancak tuhaf olan bir durum vardı, az önce orada öyle bir ofis yoktu. Salona girerken hatırladığım kadarıyla tam o bölümde üç tane pirinç heykel vardı. Hatta ben tuvalete sığınmadan önce Sızı’yla birlikte bir süre onları incelemiştik. Şimdi basbayağı o heykellerin yerinde dayalı döşeli bir ofis vardı. Üstelik bu ofisin giriş kapısı karşıdaydı. Benim baktığım açıdan Güneş Hanım sırtı bana dönük biçimde masasının başında oturuyor geriye kalan adamlar da karşısına dizilmiş ona bakıyordular. Benim onları gördüğüm yerde düpedüz duvar olması gerekiyordu. Bu ne demek şimdi? Hemen sağıma soluma bakındım. Tablolar yerli yerindeydiler. Ama salondaki insanlarda bir huzursuzluk vardı. Herkes oradan oraya koşturup duruyordu. Kimsenin sergiyi umursadığı yoktu. İnsanların bu anlayamadığım telaşının içinde ben de huzursuzlandım. Sızı da hala gelmemişti. Onu bulmam gerektiğini hissettim. Koşuşturanların arasında ben de kapıya doğru ilerledim ama bu kez daha da büyük bir şaşkınlık yaşadım. Kapının üstünde ömrümde görmediğim kadar asma kilit vardı. İnsanlar kapının ağzına gelip gelip geri dönüyordular. Basbayağı içeride kalmıştık. Kapının kilitli olduğunu görünce ben de panikledim. Hemen ters yönde camlara doğru ilerledim. Camdan dışarıya baktığımda ne yol vardı ne de insanlar. Karşımda ucu bucağı görünmeyen bir deniz ve gökyüzünden denize doğru sarkan koskocaman 1952 yazısı. Kalın kenarlı fırçayla kapkara renkte yağlı boya kullanılarak yazılmıştı. Rakamların bitiş noktalarından boyalar denize doğru damlıyor ve masmavi denizi karanlığa büründürüyordu. Ağzım açık biçimde korku ve kaygıyla arkama döndüm. Döndüğümde karşımda Güneş Hanım’ı resim çizerken buldum. Ev gibi bir yerin teras katındaydık. Karşısında bir sandalyeye oturmuş benim yaşlarımda bir kadın vardı. Güneş Hanım ona bir şeyler söylüyordu ama duyamıyordum. Duymak için biraz yaklaşmak istedim. Ancak hareket edemedim. Bacaklarım dizlerime kadar tutkalın içine gömülmüştü. Her yer tutkala bulanmıştı. Ama Güneş Hanım hala resim çiziyordu. Çizdiği resim birkaç fırça darbesiyle biçimlenmeye başlamıştı. Bu tablo başım ağrımadan hemen önce başında durduğumuz tabloydu. Karşısındaki de oradaki canlı model. Model biraz keyifsiz görünüyordu. Tanıyor muyum diye odaklandıysam da kim olduğunu çıkaramadım. Gidip Güneş Hanım’la konuşmak istiyordum. Ne olduğunu anlamam gerekiyordu. Acaba başım ağrıdıktan sonra yere çömeldiğimde hiç kalkamamış mıydım? Şu an nöbet mi geçiriyorum? Bunca düzensizlik ve karmaşanın nedeni neydi? Her şey o kadar gerçekti ki rüyadayım diyesim gelmiyordu. Ama bunlar neyin nesiydi?

Güneş Hanım’la bir an göz göze geldik. Bir süre gözlerime baktı. Yüzünde garip bir kuşku vardı. Sanki hiç görmediği birine bakıyordu. O baktıkça başım yeniden ağrımaya başlıyordu. Neden sonra başını çevirip resmini çizdiği kadının yanına gidip ona sarıldı ve ağlamaya başladı. O ağladıkça üzerimize yağmur yağıyordu. Aralıksız ağlıyordu, bir insanın yapabileceğinden çok daha fazlasını yapıyordu. Yağmurdan sırılsıklam olmuştuk. Bir ara kafamı yağmurun nereden geldiğine bakmak için yukarı kaldırdığımda kendimi bir peçetenin içinde Güneş Hanım’ın gözlerine doğru sürüklenirken buldum. Peçeteye gözyaşlarını sildikten sonra benimle birlikte peçeteyi de masanın üzerine koydu. Sucuk su olmuş üstümü başımı düzelttikten sonra ısınmak için masanın üzerindeki küllüğün içinde yanan sigaranın yanına geçtim. Bir yandan ağlıyor bir yandan da sigara içiyordu. Burayı tanımıştım. Az önce gördüğüm ofisti burası. Kuruduktan sonra karşısında oturan adamlara doğru döndüm. İşin kötüsü onları da tanımıyordum. Hatta bir tanesinin yüzü yoktu. Bu ofisin içindeki beş kişi birbirleriyle bir şeyler konuşuyordular ancak ben bir türlü anlayamıyordum. Sanki bilmediğim bir dili kullanıyordular. Türkçe konuştuklarına yemin edebilirdim ama anlayamıyordum. Karman çorman bir sürü cümle vardı. Heceler ve seslerin tınıları iç içe geçmişti. Enigma gibi bir şifre çözücü olsa kolaylıkla halledebilirim gibi hissediyordum. Olup biteni anlamak için seslere biraz daha odaklandım. Hecelerin kuyruğundan yakalamaya başlamıştım. “Öz”. Çok sık yineleniyordu. Bir de “kız” diye bir ses ayırt edebildim. Öz, kız. Birinin öz kızı mı? Yoksa birine mi kızmıştılar? Öz derken bir şeyin aslını mı kast ediyordular? Tam olarak çözemedim. Biraz daha kendimi zorladım. Kız sesi yavaş yavaş arkasındaki heceyi de buldu. “Kızım”. Tamam ses Güneş Hanım’dan çıkıyordu. Kızıyla ilgili bir sorun vardı muhakkak. Ama ne vardı? Karşısında oturan adamlardan en yaşlısı konuşmaya başlayınca birden odanın duvarları gökyüzünde gördüğüm 1952 sayısıyla doldu. Her yer 1952 olmuştu. Yazılarla kararan odanın ışığı adamın kendinden emin tavrı ve sakinliğindeki korkutuculuğuyla iyice söner gibi olmuştu. Karanlıktan yararlanarak masanın üzerinde biraz daha Güneş Hanım’a yaklaştım. Küllükten uzaklaşırken solumda bir çerçeve gördüm. İçinde kimin fotoğrafı olduğunu tahmin edebiliyordum. Koşarak çerçevenin karşısına geldiğimde bir kez daha şaşakaldım. Fotoğrafta üç kişi vardı. Güneş Hanım, model kız ve karşımızda duran adam. Yalnızca hepsi biraz daha gençti. Parçalar şimdi oturmaya başlamıştı. Güneş Hanım’la konuşmak için arkamı döndüğümde sinirden ve korkudan deliye dönmüş bu kadın birden ayağa kalkıp “Özleyiş senin de kızın, bunu ona nasıl yaparsın?” diye karşısındaki adama bağırdı. Ben de daha fazla dayanamayarak masanın üzerindeki sümen takımının ıstampasından yaylanarak Güneş Hanım’ın yakasına atladım. Yakasında beni hissettiğinde bir böcek gibi beni iki parmağıyla sırtımdan tutup havaya kaldırdı. Gözlerini gözlerime doğrulttu. Bana bakmaya başladığında başım yine ağrımaya başladı. Gözlerini benden ayırmıyordu. Kim olduğumu anlamaya çalışıyor gibiydi. O bana baktıkça başımın ağrısı şiddetleniyordu. Yine beyaz bir parıltı tüm görüşümü engellemeye başlamıştı. Bu kez gözlerimi kapatmak istemiyordum. Kendimde kalmaya çabalıyordum ama en sonunda parıltıya direnemez oldum ve gözlerimi kapattım.

Gözlerimi yeniden açtığımda başımın ağrısı dinmeye başlamıştı. Ben, Sızı ve Güneş Hanım tablonun başındaydık. Sızı birkaç adım geri çekilmiş söze girmeye hazırlanıyordu. Güneş Hanım’sa tabloya doğru dalgın dalgın bakıyordu. Sızı tam bir şeyler söyleyecekken içimden yükselen sese engel olamadım. Güneş Hanım’a doğru “Özleyiş!” diye seslendim. Tabloya dalmış bakan kadın birden kendine gelip bana döndü. “Özleyiş’i nereden tanıyorsun?” diye sordu sorgulayıcı bir tutumla. Sızı da anlam veremeyen bir yüz ifadesi takınmıştı. “Özleyiş, kızınız. Zor durumda sanırım. İsterseniz size yardım edebilirim.” dedim. Yüzündeki şaşkınlık daha da arttı. Kekeleyerek “Bunu nasıl bilebilirsin ki?” diye sordu. “Nasıl olduğunu ben de bilmiyorum ama sanırım size yardım edebilirim.”

Yüzüme uzunca bir süre baktı. Duruşunu hiç bozmadı. Hatrı sayılır bir sessizliğin ardından “Ofisime gel.” dedi ve yürümeye başladı. Ben ve Sızı da onun arkasından.

Sanırım yeni bir yolculuk başlıyordu ve ben de bu gemide bir gün olmayı düşlediğim yerlere doğru yola çıkıyordum.

A Friend of Order (Sıradan Bir Arkadaş) – Rene Magritte – 1964

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir