Bir Kıvılcım Gerekiyor: Çıt! – İlkler

Özünde bu yazının yerinde bir şiir olması gerekiyordu. Ancak hangi şiiri buraya eklesem diye düşünürken aklıma yazdığım ilk şiirler geldi. Uzunca bir süredir düz yazı yazmadığım da zihnimin bir köşesinde olduğu için bu kez ilk ürünlerim üzerinden bir inceleme yazısı ortaya çıksın istedim. Tabii şöyle bir düşününce bu yazı bittiğinde de yine iki farklı şiir okumuş olacaksınız.

   Ürettiğim her ürüne derin bir saygı duyarım.

Çizdiğim resimleri, tasarladığım logoları, çalıştığım projeleri, yazdığım tüm yazıları saklarım. Çünkü üretmenin, yapılmamışı yapmanın, özgün tasarılara zihni zorlayarak ulaşmanın gücünü tatmış, güçlüklerini de yaşamış biri olarak bu yolları geçip kendini tamamlamış hiçbir sanat ürününe acımasız davranmamayı kendime bir öğreti olarak benimsedim.

Buradan yola çıkarak yazı yazmayı öğrendiğimden bu yana her yaşımda, yaşımın bilinç düzeyine uygun olarak yazın alanında bir şeyler üretmeye çalıştım. Tabii her genç insan gibi ben de kendimi yavaş yavaş lise yıllarımda bulmaya başladığım için ilk oturaklı şiirlerim de on altı, on yedi yaşlarımda çıkmış oldu.

Ancak gelin görün ki lisede yazdığım yazıların bir bölümü ve şiirlerimi sanal ortamda saklamanın daha mantıklı ve daha güç yitirilebilir olacağını düşündüğüm için her birini bilgisayarıma taşıdım. Sonra da günün birinde bir yanlış anlaşılma sonucu bilgisayarıma atılan formatta lisedeki yazılı ürünlerimi yitirdim. Bunu atlatmak çok kolay olmadı tabii. Neyse.

Şu an elimde, dörde katlı yıpranmış bir a4 kağıdının tek yüzünü dolduran mürekkebi yer yer solmuş bir bütün şiir ve bir de yalnızca ilk dörtlüğü belleğimde kalmış bir eksik şiir var o günlerden.

Dostluk, arkadaşlık, merhamet ve anlayış gibi ana konuları sorguladığım benim için o dönem çokça sarsıcı, şimdiyse geriye dönük yorumladığımda kişiliğimin başlıca dayanaklarının oluştuğu bir dönemde yazılmış iki şiir.

İlki 20 Mart 2013 tarihli:

Ruhum sakin, fikrim sakin, gönlüm sakin.
Arsız olan ben değilim, kalbimde büyüyen kin.

Nefretim bana hakim, bense elim kolum bağlı, şaşkınım.
Kimseye değil de üstüme çizgiyi çeken kaleme şaşkınım.

Aynalara bakar oldum inanamadım: Bu ben miyim?
Ben bende değilim, öfkemin zincirlerindeyim.

İnancım kalmadı dostluğa, merhamete. Yalanmış.
Dostum diyip saydıklarım zehirli birer yılanmış.

Dostluğa vicdan değil de nefis hükümdarsa eğer,
Bu dünyada yalnız yaşamak bin arkadaşa değer.

Hükmü yok hiçbir sözün ne sende ne bende.
Öyleyse ne önemi var yüzüme gülmene dostluk demeye?

Önemi yok, tasa etmem, hiç şikayet de etmem yüzüne.
Ben kendimi küçültmem yüzü olmayanların yüzünde.

“Be hey anla derdimi bu son çığlığımda.”*
Bu dünyada hesap yok ama ölüm çok yakında.

Öncelikle sondan bir önceki dizenin Pentagram’ın Anatolia şarkısından bir söz olduğunu söyleyeyim. Sonrasında ise bugünlerde olgunluğa ulaşmış nefret, öfke, kin gibi duyguların benim dünyamda ortaya ilk çıkışlarına çok yakın bir döneme birlikte tanıklık ettiğimizi. Anlam yönünden uzun uzadıya incelemeye gerek yok zira kapalı biçemi olmayan bir şiir. Ne demek istediğim açıkça görülüyor.

Ancak şunları es geçmeyelim. Birincisi o günlerde dili kullanma biçimimle şimdiki arasında bir ayrım var. İkincisi ise öfkeden doğan adaletsizliğe karşı çıkma isteğimin, daha kaderci bir bakış açısıyla doyurulması.

İkinci durumun en güzel yansıması son dizede kendini gösteriyor. Yaşadığımı düşündüğüm haksızlığa duyduğum öfke ortada ancak buna karşın elimden bir şey gelmeyişi, bu adaletsizliğin sonraki dünyada çözüleceğine olan bir beklenti veya inanca dönüşmüş. Sanırım o günlerden bugünlere bendeki en köklü değişimlerden biri de haksızlığa karşı durmayı ötelememem, her şeyi yerinde, zamanında dile getirmem ve buna bağlı olarak dilimin sivrileşmesi oldu.

Birinci duruma bakınca da, şiirin dilinin o zaman da ağır olmadığını söyleyebiliriz ancak şu anla karşılaştırınca şimdi daha çok Türkçe sözcük kullanıyorum. Örneğin aynı konuyla ilgili şimdi bir şiir yazacak olsam fikir, hakim, vicdan, nefis, hükümdar, şikayet gibi sözcükleri kullanmazdım. Bunu önceki şiirlerimle karşılaştırırsanız görebilirsiniz. Son birkaç yıldır bu ve bunun gibi kullanımlarım epeyce azdır.

Ancak bu duruma en güzel örnek belleğimdeki yarım şiir.

Tarihini birebir anımsamamakla birlikte kabaca Aralık 2012 ya da Ocak 2013’te yazıldığını söyleyebilirim.

Kibri heyulasında boğulmuş bir it sürüsü.
Karnı tok, avurtlarına kadar dolmuş ama doymamış gözü.
Doymamış gözü, pişmemiş sözü bir de duygu sömürüsü.
Artık zamanın terse aktığı yerdeyiz. İşte mahkeme işte kürsü.

(…)

Bunun dışında üç dörtlük daha olduğunu anımsıyorum ancak ne yazık ki çok bölük pörçük sözler var aklımda sonraki bölümlere ilişkin.

Sanırım ilk dizede, yukarıda dilin kullanımıyla ilgili sözünü ettiğim konu kendini belli ediyor. Öyle ki ilerleyen dizelerin birinde “…ervahı ne menem.” diye bir sonlanış bile vardı.

O dönemde daha edebi olmanın böyle kullanımlardan geçtiğini düşünüyordum. Ancak bu düşünce yıllar ilerledikçe kendini biricik anadilimin arı koynuna bıraktı.

Ve bir de bilmiyorum dikkatinizi çekti mi, aynı kaderci bakış açısı burada da yine var. Zamanın terse aktığı, mahkemenin kurulduğu yerden kasıt üç aşağı beş yukarı anlaşılmıştır.

Yazının sonuna gelmişken şunu da belirteyim. O gün öyle düşündüğüm için kendimi ne aşağılıyorum ne de yeriyorum. Bu değişimler yaşamı bize yaşanır kılan dönüşümler. Her biri beni ben yapan duraklardan biri. Bir gün gelecek ve bu yazıyı da okurken “Şu an böyle düşünmüyorum.” diyeceğim. Bu yüzden çok da takılmamak gerek.

Ne demiş Süleyman Demirel?

“Dün dündür, bugün bugündür.”

Bir de unutmadan belli mi olur ilerleyen günlerde bir şiir bir de mürekkep kokusuna yeni sekme açtıracak bir çalışma gelebilir. Çünkü “Bir kıvılcım gerekiyor: Çıt!”

 

 

 

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir