Gazap Üzümleri

       Her toplum değişim ister fakat değişim gerçekleştiğinde büyük çoğunluk o kadar da çabuk ayak uyduramaz. Bu değişim süreci; ayak uydurabilenlerin yükselişi, uyduramayanların ise prangası olur. Bahsi geçen süreç dün de yaşanan ve yarın da yaşanacak olan bir süreçtir. Kapitalist sistemin dünyada hâkim bir düzen olmasıyla birlikte tarım alanında da önemli olan tek şey üretilen miktar ve maliyetlerin nasıl daha az, verimliliğin daha çok olacağı olmuştur. Büyük işletmeler, gelişen sanayi devrimi ile birlikte insan emeği yerine makine gücünü tercih etmiş, küçük işletmeler ise yok olmaya mahkûm olmuşlardır. Nihai olarak doğada olduğu gibi büyük balık küçük balığı yutmuştur. Büyük işletmeler küçük işletmeleri himayesi altına alarak ve dünyanın birçok bölgesinde dev imparatorluklar halini alarak az maliyet-çok verimlilik esaslı büyümeye devam etmişlerdir. Yaptıklarına ise kâr maksimizasyonu demişlerdir. Sistemlerinin başlarında, dikkatlice yöneten oligarklar ise altlarındaki insanların insan olduğunu unutmuş, sadece kâr ve verimlilik odaklı çalışmaya devam etmişlerdir. Bu da gelir dağılımında adaletsizliğe sebep olup insanların; Maslow’un ihtiyaç piramidindeki insan olması için gerekli ihtiyaçlarını karşılayamamasına sebep olmuştur. İnsan ihtiyaçlarının karşılayamadığı noktada ise sosyolojik bazı sorunlar ortaya çıkar. İhtiyaçlarını karşılayamamış olan yani karnı aç olan insan oligarkları için tehlikeli bir hale gelir. Karnı aç olanın sabrı da yok olur ve başlar greve. Aslında onun yaptığı da fayda maksimizasyonudur. Oligark tehlikeyi çözmek için bazen sert yaptırımlar yapsa da çoğu kez insani özelliklerini geri kazanırcasına sisteminin üretkenliğini devam ettirebilmek için talep edilen durumları yerine getirmeye çalışır. Sistem eski haline döndüğünde ise ücret kesintileri, fazla mesai, ücretsiz izinler gibi birçok adaletsiz durum tekrar yaşanır ve bu döngü paradoksal bir halde sürer gider. Neden mi? Çünkü hep özne olarak beşer ve nefis sahibi olan insan vardır. Bunca şeyi neden mi anlattım? Daha derin bir bakış açısıyla kitaptan bir alıntı yapalım.

 “Kuramlar değişip yıkıldığı zaman, düşünce okulları, felsefe ve inançlar, kimi milliyetçi, kimi dinsel, kimi ekonomik konudaki dar ve karanlık düşünce yolları önce gelişip sonra parçalandığı zaman, insan ileri doğru uzanır, sendeler, acı duyar, bazen de hatalar yapar. Adımını attıktan sonra bazen gerisin geri kayabilir ama en fazla yarım adım geriye kayar, asla bir adım kaymaz. Kapkara uçaklardan pazar yerine bombalar yağarken de, tutuklular domuz gibi üst üste tıkıştırılırken de, ezilen gövdeler pis pis akıp toza toprağa karışırken de emin olabilirsiniz bundan. Şu yüzden emin olabilirsiniz: Eğer ileriye o adım atılmamış olsaydı, bombalar düşmez, gırtlaklar kesilmezdi. Siz asıl bombalayanlar sağ olduğu halde bombalamanın kesileceği andan korkun. Çünkü her bomba, ruhun henüz ölmediğinin kanıtıdır. Mülk sahipleri sağken grevler durmuşsa, ondan korkun işte. Şundan emin olabilirsiniz: Korkulacak zaman, insanın bir ülkü uğruna acı çekmeyi ve ölmeyi reddettiği zamandır. Çünkü bu bir tek nitelik insanın temelidir. Bu bir tek nitelik evrende benzeri olmayan insanın ta kendisidir.” (Sayfa184-185)

      Birçok usta esere sahip olan John Steinbeck 1902’de Kaliforniya’da doğmuştur ve bu dönemde Kaliforniya, göçlere açık bir tarım bölgesidir. Yaşadığı topraklardaki değişimi ve tarım işçilerinin durumuyla yakından ilgilenen Steinbeck, Life dergisi için 1938 yılında bu işçilerle ilgili yazılar yazar ve sadece masraflarını alır geri kalan kazancın işçiler için kurulmuş yardım sandığına verilmesi için anlaşır. “Bu insanların sırtından para kazanmamak için” başka dergilerin yazı önerilerini geri çevirir. Yine 1938 yılının Haziran ayında iki yıldır yakından gözlemlediği tarım işçilerini konu alan Gazap Üzümleri adlı eserine başlar ve bu eser, Pulitzer Kurgu Ödülü, Roman Dalında Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’ne layık görülür.

      Oklahoma’nın köhne kasabalarından biri olan Sallisaw da yaşamını sürdüren Joad ailesi, diğer aileler gibi geçimini pamuk yetiştirerek sağlamaktadır. Son yıllarda yaşanan kötü hava koşulları ve toprağın verimsizleşmesi diğer tüm kasaba sahipleri gibi onları da etkilemiş ve o dönemler yeni yeni ortaya çıkan bankalardan paralar alıp arazilerini ipotek etmişlerdir. Bir gün bankadan gelen adamlar onların ve diğer ailelerin topraklarına el koyup evlerini de yıkacaklarını söylerler. Bu haber karşısında kasaba halkı doğup büyüdükleri bu toprakları bırakmak istemese de ellerinden bir şey gelmez ve mecburen toplanmaya başlarlar fakat ne yapacaklarını nereye gideceklerini bilmemektedirler. İlk başlarda ailenin reisi olan Baba Tom’un kardeşi John’un evine yerleşirler fakat bankaların yıkımı çok geçmeden buralara da uğrar ve aile çaresizce bir çözüm yolu arar. Bu sırada ailenin Evlat Tom’u hapishaneden şartlı tahliye ile çıkıp yolda karşılaştığı Sallisaw’ın eski rahibi Casy ile çıkagelir ve aileye katılırlar. Çok uzaklardan gelen bir el ilanında gördükleri üzere Kaliforniya’ya gitmeye karar verirler. Aile yanlarında götüremeyecekleri tüm eşyaları satıp külüstür bir kamyonet alır ardından sıkış tepiş bir şekilde yola koyulurlar. Evdeki hesabın çarşıya uymadığı gibi yolculuk da ailenin pek beklediği gibi geçmez. Yolda birçok sıkıntıyla karşı karşıya kalırlar ve trafik oldukça fazladır. Çünkü bankaların el koyduğu arazi sadece onların arazisi değil onlar gibi binlerce, on binlerce aile vardır ve yollar sıralar halinde yaşadıkları yerlerden Kaliforniya’ya göç eden ailelerin trajedileriyle doludur. Yolculuğun uzaması demek köşedeki paralarının azalması ve çalışamadıkları sürenin uzaması demektir. Dolayısıyla ailede büyükten küçüğe herkesi gergin bir ruh haline sokar. Ayrıca kamyonette uyumak zor olduğu için fiziksel açıdan da oldukça yıpranırlar. Aile Kaliforniya’ya yaklaştıkça başka bir sıkıntı da gün yüzüne çıkar. İlk başta sadece gidiş istikametinde trafik varken daha sonraları dönüş yolunda da aynı trafik oluşur. Herkes gittiklerinde iş bulamadıklarından şikâyetçidir ve halleri bir hayli perişandır. Oysa insan kendi başına gelmedikçe, bir şeyi kendi gözleriyle görmedikçe kolay kolay inanmaz. Aile de inanmamayı seçer, oranın el ilanlarında gördükleri gibi içleri meyve ağaçları ve toplanmayı bekleyen ekinlerle dolu uçsuz bucaksız çiftliklerle dolu olduğuna inanırlar. Açıkçası aslolanın ne olduğunu sezmelerine rağmen umut fakirin ekmeği olur ve kendilerini bu şekilde kandırırlar. Bir umut, düşünebildikleri tek çıkış yolu budur. Aile, Kaliforniya’ya vardığında gerçek yüzlerine tokat gibi çarpar. Ne kalabilecekleri bir yer ne de çalışabilecekleri bir iş bulabilirler. Güzel paralar kazanıp gül gibi geçinme hayali ile gelen aile artık açlık ve arkasından gelecek olan ölümle karşı karşıyadır.

       Kitapta kullanılan dilin sadeliği ve değerli çevirmen ve yazar Belkıs Dişbudak tarafından yapılan çevirinin kalitesi daha ilk sayfalarda anlaşılıyor. Öyle ki 557 sayfa boyunca hiçbir anlatım bozukluğu veya anlamadığım bir cümle ile karşılaşmadım. Kitap ilk başlarda betimlemelerle boğulsa da sonrasında nasıl bittiğini anlayamayacağınız bir hal alıyor ve bu durum sonda biraz üzüyor.

Kitabın düzeni de alışılagelenden biraz farklı. Yazar usta kalemiyle, bir bölümde olayların içine tamamen sizi kaptırtıp bir anda olaydan bağımsız o günün toplumunun süregelen durumu hakkında kısa bilgiler veriyor. Bilgi vermekle kalmayıp insan, aile ya da arkadaş gibi toplumun tamamıyla ilgili bazı toplumsal dogmaları da sorgulatıyor. Bu da ana olaydaki iki tarafı da daha iyi anlamamızı sağlıyor. Yazar kaleminde o kadar usta ki size empati yaptırarak sizi Joad ailesinin içine sokuyor ve aileden biri oluveriyorsunuz. Evladı bir bardak süt istediğinde, ona çaresizce onu alamayacağını anlatan bir anneyi ya da hiç tanımadığı biri olan ve açlıktan tir tir titreyen bir deri bir kemik kalmış kimsesiz bir babayı hayata tutundurmak için yüzyıllardır süregelen toplumsal tabuları yıkıp emziren genç bir kızın hissettiklerini hissedip adeta olayla bütünleşiveriyorsunuz.

Steinback romanında yaşanmış bir olaydan esinlenmemiştir. Ancak o dönemin Amerika’sında yaşanan büyük buhranın ta kendisini anlatmaktadır. Yani meşhur 1929’un Kara Perşembe’si… Bu buhranda Amerika’da ekonomik kriz gerçekleşmiş birçok insan açlıktan ölmüş. Öyle ki ölmemek için aileler karın tokluğuna kendi çocuklarını satar hale gelmiş ve insanlığın en zor ve utanılası anları o dönem yaşanmıştır. Bu sefaletin çoğunu yaşayan iyi insanlardır. Zira oligarklar o zamanda aç kalan kısımda yer alanlardan olmamıştır.

“İnsanlarımız iyi insanlar. İyi yürekli bir halk bizim halkımız. Tanrıya dua edin de günün birinde iyi yüreklilerin tümü yoksul olmasın. Tanrıya dua edin ki günün birinde çocuklarımız yiyecek bulabilsin.” (Sayfa294) 

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir