Gün Olur Asra Bedel

            Yazıma doğrudan kitap okumanın faydaları ve arkasında ‘Kitap okuyun’a’ getirilen sosyal mesajlar vererek başlamam, oldukça bayağı karşılanabilir fakat bunları göz ardı edersek yaptığımız eylemin bize verdiği entelektüel zevkten uzaklaşabiliriz. Okumak sizleri varlığından bile bihaber olduğunuz dünyalarla ve hakkında en ufak bir fikrinizin olmadığı konularla tanıştırması yönünden paha biçilemez bir keyiftir. Bu keyif, sapkınca savunduğumuz ideolojinin sapkını olduğumuzu ispat ettiğinde ya da mensubu olduğumuz inançsal sistemler hakkında diyalektik sorular sordurtup bizi karanlık kuyulara attığında da sürdürülebilir bir hal alıyorsa, okumak güzel şeydir. Okuduklarımız bizlere küsmez, kızmaz, darılmaz ve gücenmez. Aksine karanlık bir beşeriyete sahip olan bizlerin karanlık yönlerini aydınlatır. Bunu bazen sarkastik bir pencereden bizi bize ispat ederek yapar bazen ise realiteyi doğrudan yüzümüze çarparak. Ben de bu doğrultuda okuduğum naçizane kitaplardan biriyle başlangıç yaparak düşüncelerimi sizlere anlatmak ve kendi dünyamı sizinle paylaşmak isterim. Buradaki anlatımda ilk sırayı hak eden birçok yazarın olduğunu bilmeme rağmen kitapları yüz ellinin üstünde dile çevrilmiş olan, bizlerin iyi bildiği ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ filmine uyarlanan eserin sahibi ayrıca ünlü Fransız şair Louis Aragon’un, Cemile adlı öyküsü için, “Dünyanın en güzel aşk öyküsüdür.” dediği yazarımız Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel isimli eseriyle başlamak isterim.

             İlk olarak sizlere kitabın olay örgüsünden bahsedeceğim.  Kırgızistan’ın ortasında, her mevsimin kendisini sert bir şekilde hissettirdiği bir coğrafyada, şehirden uzak bir yaşamın hüküm sürdüğü Boranlı köyü bulunmaktadır. Bu köyde çok az insan yaşamaktadır ve köyün tek geçim kaynağı, köyün ortasında bulunan bir tren istasyonudur. Bu istasyon bir yol ayrımı görevi görür ve ülkenin hem batısına hem de doğusuna giden trenleri buradan geçer. Boranlı istasyonunda işler hiç bitmez. Böyle hareketli bir istasyonun bitmek bilmeyen işlerinin yanına, köydeki yaşam zorluklarını da eklediğimizde yaşanmaz bir yer ortaya çıkar. Öyle ki devletin buraya yolladığı çoğu kişi, bu şartlara dayanamaz ve daha ilk aydan kaçıp gider. Ardından devlet yeni birisini yollar ve bu döngü sonsuza kadar sürer ve bunu bozmayı başarıp, Boranlı’ya bir ömür adamış iki kişi vardır. Bu kişiler Yedigey ve Kazangap’tır. Yıllarca süren zorluklar ile birlikte mücadele etmek, onları sıkı birer dost yapmış ve bu dostluk, zorlukları birlikte atlatıp, yaşamlarını burada inşa etmelerin en büyük dayanağı olmuştur. Boranlı’da hayat tüm zorluklarıyla devam ederken bir kış günü, Yedigey, en yakın dostu Kazangap’ın vefat haberi ile uyanır. Üzülmeye vakit bile bulamadan cenaze işleri ile ilgilenmesi gerekir çünkü köyün en yaşlısı artık odur. Zaman kaybetmeden yemekler hazırlanır, dualar okutulur. Ardından sıra defnetmeye gelir. Kazangap vasiyetinde, oğlunu savaşta kaybeden bir annenin, onu hafızası silinmiş bir halde bulduğunda oğlu tarafından düşman sanılıp öldürüldüğüne inanılan yer olan Ana Beyit’e gömülmesini ister. Orası köye çok uzak olduğu için sadece Yedigey ve Kazangap’ın yakınlarının bulunduğu bir grup ile yola çıkarlar. Yedigey, bu uzun yolda devesi ile sallana sallana giderken yaşantısı hakkında birçok anı, zihninin derinliklerinden çıkıp gözlerinin önüne gelir. Öbür yandan Ana Beyit’in yakınında olan bir uzay üssünden acil olarak fırlatılan Rusya-Amerika ortak yapımı roket, Dünya yörüngesinde dolanan bir uyduya bağlanır ve içinde astronotlar, şaşırtıcı bir gerçek ile karşılaşır. Uydunun içinde olması gereken kişilerden hiçbiri ortada yoktur. Ortada sadece bir not vardır ve o not dünyayı değiştirecek niteliktedir.

              Kitapta yalın bir anlatımın ve hep bir olay akışının olmasından dolayı kitap, hiç sıkmadan hızlı bir şekilde okunuyor fakat yazarımızın Kırgız Türk’ü olduğu için ara sıra bölgesel kelimeler kullanması, bazı cümlelerin anlaşılmasını güçleştirse de kelimenin anlamına bakıldıktan sonra kolayca anlaşılabiliyor. Yazar, Yedigey’in anılarını anlatırken kullandığı betimlemeler, yaptığı psikolojik tahlillerle birleştiğinde bizlere çok gerçekçi bir deneyim sunuyor ve karakterlerin duygularını çok iyi anlamanızı sağlıyor. Öyle ki okurken Yedigey’in hissettiği toplumsal açıdan imkânsız bir aşkı bastırıp içine gömmek için uğraşmasını ve çektiği acıyı, yine Yedigey’in Boranlı’ya ilk geldiğinde yaşadığı yoksulluğu ve yalnızlığı ya da Nayman Ana’nın, hayatta olduğundan bile emin olamadığı oğlunu uçsuz bucaksız topraklarda ararken ki çaresizliğini ve bulduğunda yaşadığı hüznü, olaydaki karakterlerle aynı anda siz de yaşıyorsunuz. Cengiz Aytmatov, bizleri sadece duygusal bir ruh haline sokmayıp kendisinin, anlattığı her hikâyede aslında toplumda ve toplumdaki bireyde gördüğü problemlere atıf yaptığı ve onlara eleştirel bir şekilde yaklaştığını fark ediyorsunuz. Örneğin ilk başlarda okuyucuya anlamsız gelen ve bu burada neden anlatılıyor dediğimiz, kitabın uzayda geçen kısmında yazarın, her açıdan sorunsuz bir halka ve devlet düzenine sahip olma imkânı varken bir avuç insanın, tüm insanlığı kaotik bir sisteme nobran bir yaklaşım ile mecbur bıraktıklarını ve bundan beslendiklerine değindiğini anlıyorsunuz. Sonuç olarak yazar kitabın kurgusunu o kadar güzel tasarlamıştır ki okuyan herkes kendi yorumuna kavuşmaktadır. Öyle ki yazar kitabın ismini koyarken bile iki yönlü anlam bütünlüğü olabilen bir durumu tahlil etmektedir. Örneğin aynı Yedigey gibi insanlar, uzun ve sancılı bir yolda ilerlerken yaşadığı gün öyle bir gün olur ki asra bedeldir. Ancak madalyonun diğer yüzünden baktığınızda ise Kazangap’ın yaşadığını varsayalım ve Yedigey’in kulağına şunları fısıldadığını düşünün: “Üzülme Yedigey, gün olur asra bedel”. Ben sizlere ikinci anlamıyla bu cümleyi kuruyorum ve diyorum ki “Unutmayın. Gün olur asra bedel”.

 

Etiket(ler): .Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir