Hikâye

Geride kalan yıllara baktığımda hala bundan sonrası için umutlanabilmemi sağlayan şeyler görüyorum ardımda. Büyük ve önemli şeyler başardığımı, çok engeller aştığımı, kendi kabuğumdan taştığımı fark ediyorum. “Hala vazgeçmemek için nedenin var. Kendin var. Sen, sana sahipsin.” diyorum kendime. Ancak yalnızca bu değil. Dostum var bir de. Yeri geldiğinde beni benden iyi tanıyan, anlayan ve bana ayna olan dost. Neyse ağlamıyorum, gözüme dostluk kaçtı.

Başarılarım var demiştim. Öyle çoğul eki gerektirecek kadar çok mu bilmiyorum ama var işte bir şeyler. Şimdiye kadar olan ömrüm içinde en önemlisi Gademe Gademe’dir benim için. Hayallerimin peşinden gittiğim, en büyük iki hayalimi aynı anda gerçekleştirmemi sağlayan şey. Sonunda ortaya güzel hatıraların çıkmasıysa en büyük onur kesinlikle.

Peki en büyük başarım bu mu gerçekten?

Hayır, değil. Gademe Gademe’den de büyük bir şey var. Samet var. Yollarımızın ilk olarak biyokimya laboratuvarında kesiştiği daha sonra aynı yöne gittiğini fark ettiğimiz dostum. İyi ki tanımışım dediğim insanların en başında gelen adam. Eğer biz tanışmamış olsaydık bugün bu yazı kesinlikle olmazdı. Çünkü Gademe Gademe var olmazdı. O WhatsApp konuşması hiç yapılmaz ve sonrasında böyle bir topluluk kurmanın peşine düşme ihtiyacı duyulmazdı. Evet, bir gece yarısı hayatı, dünyayı, insanlığı ve daha birçok çözüm bulamayacağımız kavramı sorgularken hissettiğimiz bir eksikliği konuşurken çıktı bu fikir. Daha neler neler var o WhatsApp arşivinde.

Bu yazıyı da yine bir ilki denediğimiz o WhatsApp konuşmalarından birini ifşa etmek için yazmak istedim. Yine kafalarımızın duman attığı (benimki biraz daha karanlıktı o sıra) bir gece, geçmiş yıllarla alakalı bir anıyı hatırlamamız üzerine hatıralarımızın karşılıklı yazılan dizelere dönüşmesiyle oluşan bir şiir. Adını “Hikâye” koydum. Çünkü, canım öyle istedi.

 

Daldım yine geçmişe düşlerim boğuyor beni.

Aynı yolları yürüyüp yineliyorum kendimi.

Seslerim boğuk, sözlerim boğazıma dizili.

Düşüncelerim dağınık davranışlarımda gizli.

Gözlerim kör, kulaklarım sağır, zihnim sisli.

Yarın ne olacağım tam da dünden belli.

Zaman mı? Hah, yardım mı etti sanki?

Benim benden başka dostum olmamış ki.

Benle savaşır barışırım benim içimdeki

Bir tutam huzura böyle ulaşırım belki.

Umarsızca sarıldığım bir umuttu benimki

Yine ederinden çoktu bedeli.

Peki ya bu düşkünlüğe ne demeli?

Doğuştan gelen bir lanet ya da bir kutsal hediye mi?

Neyse ne? Ben öldükten sonra n’eylemeli?

Bedenimden filizler açsın, taşımda kuşlar ötsün, yeterli.

Onu da verme hayat, bir avuç toprak da kâfi.

Zaten derdim senle değil, her şey kendimle ilgili.

Derman aramam, derdim değil ki belli.

At kitabı, söndür ışığı bir hikâye daha bitti.

Ömrün karanlıkta sönmüş bir yıldızı aramakla geçti.

Bu dünya çok gerçekti, gerçekçiye bile çok geldi.

Hayat taşınacak bir yüktü, ölüm yalnızca bedeldi.

Benimkisi sessiz protesto, suskun bekleyişti.

Dönüşü beklerken geleni olmayan gidişti.

Olsun dostum bu da böyle olsun, alışırız.

Düşe kalka, doğrula devrile yaşamaya çalışırız.

 

Dostum Nurullah Samet Yılmaz’ın beni tanıştırdığı Pentagram grubunun Mezarkabul adlı enstrümantal şarkısıyla dinlemenizi öneririm.

https://www.youtube.com/watch?v=HdASrq2Nac4

Etiket(ler): .Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir