Masaüstü – Şiir Şair İçin – Acının Kattığı Değer

Belki de bir yıl sonra burada yazıyor olmayacağım. Akışın içinde yaşamın yatağı başka bir kola yönelecek. Ancak mekanda gerçekleşen değişiklikler kişiliği de aynı hızda değiştirecek diye bir koşul yok. Buradaki cümlenin sonuna birkaç ay sonra noktayı koyup sıradaki cümleye her zamanki gibi yine büyük harfle başlamış olacağım. O yüzden bu yazı, bu çatı altındaki olasılıkla son, bütün yaşamıma yayılan şimdinin ise üçüncü masaüstü yazısı oluyor.

Önceki iki yazının bağlantısını sırayla buraya ve buraya bırakıyorum. Bir yıl arayla aynı sözleri söylemek hoşuma gitmese de masaüstü yazılarının ne anlama geldiğini özellikle ilk yazıyı karıştırarak anlayabilirsiniz.

Bu yılın başında bir düz yazı fikri vardı aklımda. Kulüp olarak sahnelediğimiz ilk oyunun öyküsünü anlatmak. Boşlukla Konuşan Adam (BKA). Zaten önceki yıllarda “Mutfakta Neler Pişiyor?” diye iki ayrı yazıda ikinci oyunu (Rüyakar) hazırlık süreciyle, asısıyla, provasıyla ve turne macerasıyla anlatmıştım. Hali hazırda oynanan son oyunun da akıllarda görece daha taze olduğunu düşündüğüm için başlangıç noktasını anlatmayı yeğlemiştim. Ancak BKA’nın hazırlık sürecinden söz etmek onunla birlikte kulübün kuruluş çabalarına da bolca değinmeyi gerektiriyordu. Çünkü ikisi birbirine sıkı sıkıya bağlıydı. Biri olmadan ötekinin varlığı anlam ifade etmiyordu.

Ocak’ta başladığım BKA yazısı bu nedenlerden dolayı kuruluş aşamasına değineyim derken neredeyse yalnızca kuruluştan bahseder oldu. Yazının genişleyen hacmi tıpkı Rüyakar’da olduğu gibi ikiye bölünmesini gerektirmişti. Bu iki yazının ilk bölümünü Mart ayı başında bitirmiştim. Ancak ikinci parçasını odur budur yazmadım. İkinciyi hazırlamadan ilk yazıyı da yayınlamak istemedim. Bu şekilde Ağustos’a kadar geldik.

Tabii ki kağıt üzerinde, geçen sekiz aylık sürede bir yazıyı yazmamışım gibi durduğunu farkındayım. Gel gelelim şöyle bir gerçeklik var. Her zaman yazma isteğim gelmiyor, bu istek geldiğinde de her zaman aynı konu için gelmiyor. Bu şu demek, bir gün içinde bitirilemeyecek çalışmalarda o konu üzerinde ilgim belirli bir süreden sonra başka bir alana kayabiliyor. O yüzden BKA’nın ikinci yazısı sekiz aydır bekliyor ya da Arkadaş’ın ilk üç bölümünü yirmi gün içinde, dördüncü bölümünüyse yaklaşık altı ay sonra yazdım.

Uzun aralıklarla bir çalışmayı sürdürmenin kendi adıma birtakım güçlükleri var. Bunlardan ilki işi bitirememek ve sakız gibi uzatmak. Yaşamın akışı içinde beklenmedik olaylarla karşılaşabiliyoruz. Bunların üzerimizde yaratacağı etkileri kestirmek güç. Bu olayların niteliğine ve bende bıraktığı izlere göre çalıştığım metinle arama soğukluk girdiği de oluyor. Bunu bildiğim için başladığım işleri, odaklanarak kendim için makul sayılacak sürelerde sonlandırmaya çabalıyorum. Arkadaş şimdiye kadar en uzun sürede bitirdiğim metin oldu. Yaklaşık dokuz ayda başlayıp bitti. Ancak yazdığım günleri arka arkaya koysak bir ay eder. Yukarıda söylemeye çalıştığım aynı konuya farklı zamanlarda yoğunlaşmanın güçlüğü tam olarak böyle kendini gösteriyor.

Bir başka güçlük daha var ki ara vermenin beni en ürküten yanı oldu. İlk üç bölümü hemen hemen aynı psikolojik durumun içinde yazmıştım. Ancak altı ay sonra yeniden öykü için masanın başına oturunca şunu fark ettim. Neyi yazacağım belli, hangi olayları anlatacağım yani konunun akışı belli, kişiler yerli yerinde duruyor, öykünün mekaniğine ilişkin hiçbir şey değişmemiş. Ancak ben değişmişim. Bu yüzden konuya yaklaşım tarzım, seçtiğim cümlelerin yapısı önceki bölümlerden farklı oluyordu. Örneğin başlangıçta Arkadaş’ı öykünün içinde tedirgin yapısını vurgulayarak ele alırken ara verdikten sonraki ilk bölümde daha kendine güvenli yazdığımı fark ettim. Bu dönüşüm olacaktı. Ancak kendi yolculuğunda olayların onu dönüşmeye ve gelişmeye mecbur bıraktığı kaçınılmaz akış içinde olacaktı. Oysa şimdi bu gelişim ansızın ve yapay olmuştu. Bu nedenle dördüncü bölümü bu ayrımı görünce silip yeniden Arkadaş’ın ve aslında öyküyü yazmaya başlayan Samet’in o dönemdeki ruh halini anlamaya çabaladıktan sonra yazdım. Bu benim için hesapta olmayan bir deneyimdi. Bununla birlikte daha uzun süreli çalışmalar için de bir ön izleme görevi gördü.

Düz yazı yine de üzerinde çalışınca uzun zaman dilimlerinde bir şekilde yazılıyor. En nihayetinde kişiliğiniz değişimler yaşasa da üslubunuz çabucak değişmiyor. Ayrıca düz yazının bir getirisi de ileride kaldığın yerden ilerlemek istediğinde bir sürü veri barındırması. O gün nasıl hissettiğimle ilgili belleğimin yetmediği yerde yazının kendisi bunun için harika bir arazi. Üslup ve yazıdaki zemin birleştiğinde de yazıyı sürdürmek için bir çerçeve çıkarmaya yetiyor.

Saydıklarımın bende işlemediği tek yer, şiir. Buraya kadar anlattığım ne varsa hepsini tersine çevirin. İşte çarklar içimde öyle dönüyor. “Biraz da şiir yazayım.” diye bir yöntemim olmadığı için her şey o duygu durumunun varlığı boyunca olup bitiyor. Uzun sürerse uzun, kısa sürerse kısa. Bitmediğini düşündüğüm şiirler oluyor ancak duygu durumu bittiyse yapacak bir şey kalmıyor. Olayları şiir yazmak için yaşamadığıma, yaşananların akışında birtakım duyguları bu yolla ifade ettiğime göre hissin bittiği yere kadar şiir yazıyorum. O noktada şiir de bittiyse ne güzel. Bitmediyse o bir karalama olarak kağıtların içinde hissini bekliyor.

Bu satırları yazarken telefondaki yıldızlı mesajlara baktığımda şöyle bir şeyle karşılaştım: Şiir şair için.

Mart ayının ortalarında, henüz karantina başlayalı birkaç gün olmuşken Suskun Kadın II’yi yayımlamıştım. Şiiri okuduktan sonra Başar, şiirle ilgili hislerini anlatmış bana. Biraz da o şiirden bağımsız konuşmuşuz. Sonra Başar’ın beni anlamasına sevindiğim için “Boşuna şair olmayan birine şiir okumayın demiyorum.” demişim. O da buna cevap olarak “Çok doğru bir de şu var. Sanat keyfim içindir. Şiir şair için.” Henüz haksız çıktığımız olmadı.

Suskun Kadın’dan söz etmişken biraz açmak istiyorum burayı. Suskun Kadın yazdıklarım içinde en sevdiğim şiir olabilir. Baştan sona ara vermeden elimle yazmak ne kadar sürdüyse o kadar bir zaman içinde tek nefeste yazmıştım. Yalnızca son bölümünde bir sözcüğün üzerini çizmiştim. Bunun dışında herhangi bir oynama yoktu üstünde. Bir şiirden beklediğim her özelliği barındırıyordu içinde ancak en sevdiğim yönü nahifliğiydi.

Suskun Kadın’ı yayınladıktan sonra bir arkadaşım bana “Samet şiirlerin çok güzel. Okuyorum. Suskun Kadın da güzel olmuş.” demişti. Ben de teşekkür edip “Her zaman böyle nahif şiirler yazamıyorum. O yüzden benim için değeri yüksek.” demiştim. Bu cümleme aldığım cevap ilginçti: “Evet nahif şiirlerin de güzel ama o acı çektiğin şiirlerin çok daha iyi.”

Bir an durup niye şiir yazdığımı sorgulamıştım. İyi şiir yazmak için mi acı çekiyorum? Ya da edebi doyum sağladığım için acı çektiğime sevinmem mi gerekiyor? Bu noktayı kabul etmem olanaksız. Yukarıdaki cümlelerim bunun içindi. Olayları şiir yazmak için yaşamıyorum. Olaylar yaşanıyor ve kendimi böyle ifade ediyorum. Şiirleri yazdıkça bir yandan da yayınlamaya çalışıyorum. Sonuçta onları kağıtların arasında kalması için yazmadım. Ancak yayınlamayı bırak karalamaların arasından açıp okumaya bile gücümün yetmediği şiirler yazdım. Onlardan bahsederken “Çok güzel şiirler de şairi ben olmasaydım.” diyorum. Bir şairi ya da yazarı okurken “Ne güzel yansıtmış o dönemdeki zorlukları.” gibi bir sürü acı eksenli yorum yapıyoruz ama kazın ayağı öyle değil.

Sabahattin Ali “Vücut cevhersiz bir kalıp/Hiçe gider hiçten gelip” derken başkasının vücudundan bahsetmiyordu. “Dillerde gezen adım/Bir seciyesiz, bir it/Nedense olamadım/Sizin gibi bir yiğit” derken sokaktan geçen birini kast etmiyordu. Şükrü Erbaş “Ağız dil vermezim/Seninle konuşayım diye ağlaya ağlaya/Taşların dilini öğrendim sonunda” derken bir başka insanın eşine duyduğu özlemden söz etmiyordu.

Acının getirdiği edebi doyum benim için gelmese de olur. Ben hakkımdan seve seve feragat ederim. “Acının insana kattığı değeri” de seve seve iade ederim. Kendi iradesiyle kendine acı çektiren insanlara mazoşist diyoruz. Neden bile isteye acı çekeyim? Acının insana kattığı değer denen durum benim gözümde insanların hayatta kalmak için oluşturdukları bir dayanak. Savaşmayı sürdürmek için tutunacak dal aramak. Öyle ki ciddi ciddi hiçbir çıkar yol olmasa bile son çare “Vardır bunda da bir hayır.” diyerek yine bir sığınak buluyoruz. Benim penceremde, acının içinde bu tarz tutamaklar aramak züğürt tesellisinden başka bir şey değil. Ne yaparsam yapayım bana inandırıcı ve samimi gelmiyor.

Tüm bunları söylerken yaşamdaki güçlüklere karamsar bakıyorum gibi görünüyor. Özünde ne karamsarım ne de kötümser. Bir olumsuzluğun içinden geçerken yarattığı gerçek üzüntüyü her yanımda hissedip bunu aşmak için neler yapabileceğimi düşünüyorum. Her engelin çözümünü üretemiyorum ancak sızlanmaktansa deniyorum. Bu çabanın kattıkları da oluyor inkar etmiyorum. Ancak kattıkları benden alıp götürdüklerinin yanında bir nokta.

Sevilmeyerek sevgisizliğin, kin tutup kendini tüketerek nefret etmenin, ruhunu mengenede sıkıştırarak karamsarlığın kötü olduğunu öğrenmek yerine sevilerek sevginin, hoş görerek huzurun, destek çıkarak iyimser olmanın güzel olduğunu öğrenmek isterdim. Sevginin güzel olduğunu, sevilmemenin kötü olduğundan yola çıkarak bulmanın getirdiği değeri bir iade şubesi açılması durumunda hemen geri gönderebilirim.

Hissettiklerimi yazarım, her zaman. Bu içimin şaşmaz terazisi. Dolayısıyla beni rahatsız eden bir hissin etkisinden kurtulmaya çalışırken doğal olarak şiirlerim de o hissin dışa vurumunu içeriyor. Yaşadıklarını yazan biri için bir ikilem doğuyor burada. Çünkü yazdıklarımı savurup bir kenara atmıyorum. Dönem dönem onları okuyorum, onları okumayı seviyorum. Ama dedim ya açıp bakmaya elimin varmadığı şiirler de var. O rahatsız edici hissin mücadelesini verirken onunla ilgili şiirler yazıp bunu kalıcılaştırmak, kurtulmanın daha da güçleştiği bir noktaya götürmek istemiyorum. Ama hissetmediğim duygunun ısmarlama şiirini de yazamam. O halde ne yapacağım?

Geçen yıl Eylül ayında Düşperest diye bir şiir yazdım. Sevdiğim bir şiir. Normalde iki haftada bir şiir yayınlarken onu izleyen üç ayda iki şiir yayınladım yalnızca. “Hayır.” diyordum o ara “Bunu yazmayacağım. Bunu yazıp kendimi geriye götürmeyeceğim.” Ancak öyle bir çıkmaza geldim ki sonunda, yazamamaya başladım. Kilitlendim. Yine seyrek şiir yayınladığım dönemler oldu. Ancak yoğunluktan kaynaklı oluyordu. Yayınlamasam bile yazmayı sürdürüyordum. O üç ayda öyle bir olmuştum ki kendimi kısır döngüye sokuyordum. Yazmaya başlayınca şiiri o şekilde sürdürmek istemiyordum. Başka türlüsünü de hissetmediğim için yazamıyordum. Sonuç, hiçbir şey yazamıyordum. Bu kötürümlük Kasım’ın son günlerine kadar geldi. Sonunda bunu yadsıyarak kendimi çözümsüzlüğe ittiğimi düşündüğüm için artık günlerdir yazmak istemediğim o şiiri de yazdım: Hep Ya Hiç. Yazdıktan sonra yüzde yüz olmasa da hatrı sayılır bir rahatlama hissettim. Şunu kabul etmek gerekiyordu, ruh bütünlüğümün büyümesi duraklayabilir, geri de gidebilir. Öyle hissediyorsam öyledir. Birkaç adım geriye gittiysem, yeniden ilerleyebilmek için önce bu durumu yok saymamak gerekiyor.

Çünkü ondan iki hafta önce yayınladığım üç aylık sürenin ikinci şiiri olan Harfsiz Ses, bir şeylerin kırıntısıyla yazdığım son şiirdi. Ve belki de hissettiklerimle yazdıklarım arasındaki samimiyetin bozulduğunu düşündüğüm tek şiir olabilir. Zaten samimi olarak doğal akış içinde ortaya çıksaydı ondan on gün sonra Hep Ya Hiç gibi bir şiir yazılmazdı.

En çok istediğim şey “Ve mutlu mesut yaşadılar”ın şiirini yazmak. Birkaç zamandır giymekten hoşlanmadığım duyguların şiirlerini yazmak zorunda kalıyorum. İkilemler, karışıklıklar, belirsizlikler gibi gibi. Kısacası nahif şiirler yerini tatsız dizelere bıraktı.

Geçen yıl Şubat’ta yazdığım –yayınlamadığım- bir şiirin dizeleri dönüyor bu aralar aklımda sıkça: “İlmekler dolanık, çöz/Bul ucunu yumakların”

İpin ucunu arıyorum. Ama yumak kim bilir nerede.

Yine Suskun Kadın gibi, Saf gibi, Dört gibi şiirler yazmak istiyorum. Sessiz, sakin, huzurlu. Bunların yanında başka bir öykü çalışmasına başladım sayılır. Aslında Arkadaş’tan önce yazmaya başlamıştım ancak onun kesintisi çok daha uzun oldu. Bu aralar o öyküye ve başka bir çalışmaya daha eğildim. Güvence veremem ancak öyküyü bu sayfalarda yine bölüm bölüm yayınlama isteğim var.

Yazıyı alıntılarla bitiriyorum. Yine masaüstünde çok sayıda alıntı olduğu için onların arasından da onar söz ve şiir seçtim.

  • Kuramlarını iyi öğren ama yaşayan ruhun mucizesine dokunduğunda onları bir yana bırak.
    • Carl Gustav Jung
  • Biz şairlerin yoklukla mücadelesi onu varlığı ortaya çıkarmaya zorlamak içindir. Sessizliği bir müzik yanıtı almak için tıklatırız.
    • Çinli Şair – Yaratma Cesareti – Rollo May
  • Tedaviye gelen kişiyle tedavi eden kişi bir yaşantının yorumunda görüş birliğindeyseler yapılan yorum yanlış olsa da bu önemli değildir.
    • Alfred Adler
  • Öyle çalışmalar yapılır ki bir kenarda bekler durur ve insan onları uzun süre anlayamaz. Bunun nedeni henüz sorulmamış soruların cevapları olmalarıdır. Ne yazık ki bu sorular cevaplarından çok sonra oraya atılırlar.
    • Oscar Wilde
  • Yaşama anlam katabilme gücü yaşamın anlamsızlığını kabul etme yürekliliğiyle etkinlik kazanır.
    • Engin Geçtan
  • Bir varisin yaşam hem hakkı hem de görevidir. Bunu düşündün mü hiç?
    • Brand – H. Ibsen
  • Şair harcıalem şeylere teşbih ve mecazlarla layık olmadığı bir değeri vermek için çabalayan bir sahtekar değil, bulanık düşünceleri berraklaştıran hakikat arayıcısıdır.
    • Muzaffer Tayyip Uslu
  • İçimizde kalan ve kullanılmamış yaşamdan ötürü kendimizi suçlu hissediyoruz.
    • Otto Rank
  • Kendini adama şüphe içermediği zaman değil şüpheye rağmen olduğunda sağlıklıdır. Tamamıyla inanmak ve aynı zamanda şüpheleri olmak hiç de çelişkili değil.
    • Rollo May
  • Bir düşünür gibi düşünme, yaşayan gerçek bir varlık gibi düşün.
    • Feuerbach

 

Şiirlerden alıntılar:

 

  • Bir güzele
    Güzelliğini söylemek isterdim
    Aynalardan evvel
  • Muzaffer Tayyip Uslu

 

  • (…)
    Sevdiğimdendi, yüzünde
    Sıkıntıyı görmek istemeyişim
    (…)
  • Behçet Necatigil

 

  • (…)
    Dürtme içimdeki narı
    Üstümde beyaz gömlek var
  • Birhan Keskin

 

  • Cümle alem gizlidir bir elifte
    Ba dedirtmen bana sonra azarım
  • Yunus Emre

 

  • (…)
    IV
    Bıraktım her günkü yolumu
    Yollar buldum kendime
    Dönsün diye yüreğimin
    rengi sevgiye
  • Kaan İnce

 

  • (…)
    Ota boka şiir yazmak ne güzel…
    Dedim!
  • Haydar Ergülen

 

  • (…)
    Şiir bir sezdirmedir diyor
    lamsız an’lar için
    (…)
  • Yılmaz Erdoğan

 

  • Kapımı çalıp durma ölüm,
    Açmam;
    Ben ölecek adam değilim.
    (…)
  • Cahit Sıtkı Tarancı

 

  • Çağır gelsin, bir ilah daima dönebilir
    Başını çevirince simsiyah akan nehir
    O hiç geri vermeyen bir kere aldığını
    (…)
  • Tanpınar

 

  • (…)
    Adımdan çıkardım bir a
    Gözlerimde gezer geriye kalan
  • Kaan İnce

 

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir