Merhabalar İyi İnsancıklar

Biraz uzun bir yazı olacak. Bunun gibi girişi olan yazıları gördüğümde gidip içecek bir şey alıp bir de sevdiğim bir müziği açıp yazıyı okumaya öyle başlarım. Sizi zapturapt altına almıyorum istediğiniz yapabilirsiniz, keyfiniz bilir.

Yaşamımızın tam orta yerinde, her birimizin içinde dönüp dolaşıp bizi lime lime eden bir soru var: Neden?

Bu sorunun efsununa kendinizi kaptırdığınızda, bu soru sizi öyle bir girdabın içine itiyor ki içinden çıkmak Alcatraz’dan kaçmaya benziyor. Ne yaşarsak yaşayalım her zaman bizimle olan ve yanıtının hiçbir zaman bulunmadığı bir soru.

Özünde sağlıklı bir gözle bakıldığında tüm pozitif bilimlerin yapı taşı sayılabilir neden sorusu. Olayların arkasındaki gerçeği çözmek için atılacak ilk adım belki bu neden böyle oldu diye sormak. Neden yıldırım atıyor? Neden antibiyotikler bakterileri öldürüyor? Neden dünya dönüyor? Neden iki kere iki dört ediyor? Ancak iş sosyal bilimlere döndüğünde neden sorusunun bizi götüreceği hiçbir varış noktası kalmıyor. Ya da yolumuz üzerindeki karanlıkları aydınlatacak bir gücü bulunmuyor. İnsanlar neden kötülük yapar? Çünkü… Çünküsü yok, neden kötülük yapar çünkü öyle. Neden birilerine yardım ederiz? Çünkü öyle. Neden başıma böyle bir olay geldi? Çünkü öyle. Bu sorulara tabii ki mantıklı yanıtlar da verilmeye çalışabilir. Deneyelim.

Neden başıma böyle bir olay geldi? Çünkü bu da benim sınavım. Neden böyle bir sınav veriyorum? Çünkü kendimi kanıtlamam gerekiyor. Neden kendimi kanıtlıyorum? Çünkü öyle isteniyor. Neden öyle isteniyor? Çünkü… Öyle.

Yol her zaman öyleye çıkar. Neron Roma’yı neden yaktı? Çünkü öyle. Manyağın biri şehri yakıyor durup bir de buna mantıklı bir gerekçe mi arıyoruz?

Bu soruyu yaşamımızın orta yerinden kaldırıp bir kıyıya koyabilirsek belki bir parça daha şu kısa ömrümüzdeki sayılı günleri huzurlu tüketebiliriz.

Önce şunu ortaya koyalım, dünyada bir nedensellik ilişkisi var. Var ama bu ilişki bir sonucun tek bir nedeni vardır gibi sığ bir bakış açısıyla açıklanabilecek bir durum değil. Bir sonucu doğuran birçok neden olduğu gibi o nedenlerin her biri de odaklandığınız sonuç dışında birbirinden farklı pek çok sonucu daha ortaya çıkarıyor.

İnsanlar neden kötülük yapar? Çünkü kendisini yeterince tanımıyordur, çünkü sağlıklı bir zihin yapısı ve karar alma mekanizmasına sahip değildir, çünkü hiçbir zaman yalnızca bir birey olduğu için değer görmemiştir, çünkü insan yerine konmamıştır, çünkü ilgisiz bir ailede yetişmiştir, çünkü baskıcı bir ortamda büyümüştür, çünkü bencildir, çünkü bunların hiçbirini kendisi bile farkında değildir, çünkü… Uzar gider bu nedenler. Hepsi her kötü için geçerli olmadığı gibi burada olmayan, benim de öngöremeyeceğim pek çok başka neden sayılabilir. Bu nedenler kişide yalnızca kötü olmak gibi tek bir sonucu doğurmuyor. Sağlıklı düşünemeyen insan aynı zamanda kararlarında sürekli hata yaptığına inanıp bunların her birinden de günah işlemişçesine pişmanlık duyar. İnsan yerine konmamış insan yalnızca kötü olmaz aynı zamanda insan gibi değer görmenin ne anlama geldiğiyle ilgili bir fikri de yoktur. Görmediği için gösteremez de. Mış gibi yapabilir ancak durumunu fark edemediği sürece. Birinin ötekinin yanındaki varlığına göre değil kendisi bir birey olarak dünyada var olduğu için değer görmeyen insan, kendi varlığını bir başkasının ruhunda eritip kendi benliğini ortadan silme eğilimine girer. Kadın erkek ilişkilerinin bir bölümünde de gördüğüm bir kuyu bu.

Dönüyoruz lise bir biyoloji müfredatına. Canlıların sınıflandırılması. Ortak yaşam ilişkileri. Likenlerle su alglerini hatırladınız mı? Hani mutual yaşama örnek verilen şu ünlü iki canlı. Ne liken, alg olmadan kendinden bir şey yitirir ne de alg, liken olmadığı için ölür. Peki bu iki arkadaş madem ayrı ayrı da yaşayabiliyor, e manyaklar mı o zaman neden bir araya gelmişler? Çünkü öyle. Daat. Yanlış yanıt. Biyoloji pozitif bir bilimdi unutmayın. Çünkü birlikte yaşadıklarında daha kolay besin buluyorlar. Daha rahat yaşıyorlar. Birbirlerine karşılıklı yararları var. Bakın bunu birbirlerine muhtaç oldukları için biri ötekinin kölesi olduğu için yapmıyorlar. İkisi de öyle yaşamayı “istedikleri” için birlikte yaşıyorlar.

Dönelim şimdi insanlar alemine yeniden. Peki kendini karşısındakinin içinde eriterek ortak yaşam kurma çabası güden bir insan yani bir algle bir likenin yapabildiğini yapmayı kabul etmeyen insanın bu seçiminin altından yatan ne olabilir? Biraz daha açalım. İki ayrı yaşamın ortak bir paydada buluşabildiği ve ilerleyen zamanlarda da bu paydayı el ele büyütebildiği ancak ve ancak kendi özel yaşam alanlarına saygılı kalınan, her iki bireyin de kendi başlarına bir insan oldukları gerçeğini unutmadan, göz ardı etmeden yaşamayı kabul etmemek. Bunun altındaki olgu tabii ki yazının önceki bölümlerinde de değindiğim gibi yine tek bir nedenle açıklanamaz ama bu seçimin altında yatan başlıca nedenin insanın kendisine güvenmemesi olduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi karşımıza başka bir durum daha çıktı: Kendine güvenmek. Peki bu neyi kapsıyor? Önce şunu aydınlatalım, insanın kendine güvenmesi ya da özgüven dediğimiz olgu istediğimizi istediğimiz anda yapmak, sağını solunu düşünmeden başka insanların duygularını önemsemeden hareket etmek demek değil. Bu özgüven değil düşüncesizlik ve patavatsızlığın birleşiminden oluşan ve yine altında insanın kendisine güvenmemesinin yattığı bir kişilik özelliği.

Benim burada kast ettiğim güven, emniyet anlamında kullanılan değil dayanak anlamında kullanılan güven. İnsanın kendine dayanması. Kendinden güç alması. Her birimiz birçok güç durumla karşılaşıyoruz ve bunlarla kendi başımıza savaşıyoruz. Kendi başımıza savaşmak zorundayız. Çevremizdeki insanlar bize destek olabilir, yalnız olmadığımızı hissettirebilir. Ancak bundan daha fazlasını yapamazlar. Beynimizin içine girip bizim yerimize yaşayamazlar. Ya da biz kararlarımızı tümüyle onların kucağına bırakamayız. Bu yaşamı kabul etsek de etmesek de kendi başımıza sürdüreceğiz. Erkin Koray’ın şarkısında söylediği gibi

“Kim olursan ol ne istersen yap sen de bu dünyada tek başınasın,

Annen kolunda, baban yolunda, kardeş yanında ama tek başınasın.”

Tam olarak böyle işte. Yalnız değiliz sevdiklerimiz yanımızda ama tek başımızayız. İngilizcede de benzeri bir kullanımdan söz edilebilir. Lonely daha çok yalnız olmayla kimsesiz olmayla özdeşleşirken alone bir başına olmayla eşleşir. Yalnız olmakla tek başına olmak arasındaki ayrım ikincisinde deyim yerindeyse kendi başınızdan yani kendi kuyruğunuzu kesmekten sizin sorumlu olduğunuz gerçeği.

Karşısındaki insanın kendisinden bağımsız bir yaşam sürdürmesini kabul etmeyen kişi bunu tarafların birbirine duyması gereken bağlılık ve birliktelik başlığı altına gizleyerek bunun tersi davranışları karşısındaki insanın güvensiz oluşuna yorma eğiliminde oluyor. Halbuki bir adım geri çekilip resmin geneline bakmayı denediğinizde ortada var olan güvensizliğin kaynağının yine kişinin kendisinden çıktığını görebilirsiniz. Ancak kendine güveni olmayan bir kimse karşısındaki insanın kendinden bağımsız bir yaşam sürmesini kaldıramaz.

Başta söylediğim gibi kendine güvenmemenin yanında, bir birey olmanın getirdiği gücü de tatmamış olduğu için kendi varlığını ortadan kaldırıp kendi benliğini karşısındaki insanın benliğinde eritmeye çalışan kişi, iki bireye de özgü ayrı yaşamların sürülebileceği bir biçime giden ilişkilerde paniğe kapılır.

Kendi varlığını ortadan kaldırdığı için kendi başına ne yapacağını bilemez. Üstüne üstlük kendi benliğini “Zahit bizi tan eyleme” modunda altın tepside karşısındakine sunduğu için alıcının da olası bir kendi yaşamını sürme isteği olayı kaosa götürüyor. Nasıl mı, zaten kişinin kendinden çıkmış olan ve bir tür adanmış olan benliği karşısındaki insanın da bunu reddetmesiyle kişiyi bir tür emanete hıyanet etme moduna sokuyor ve benliği bir paçavraya dönüştürüyor. Sonuç, ortada bir kişilik var ama ne sizin ne de karşınızdakinin. Sonrası kargaşa, huzursuzluk, panik. Bu durumdan daha da kötü olan bu yaşam tarzından ısrar ve inatla vazgeçmemek. Aynı çukurlara yeniden ve yeniden düşmek.

Peki bu nasıl engellenir? İşte en sevdiğim yer. Muhtemelen birçoğunuz engelleyemeyecek. Bir at bile daha önce taşa takıldığı bir yoldan yeniden geçerken o taşı hatırlayıp ayağını kaldırmasına rağmen nasıl olur da bir at kadar gelişemeyiz?

Size kendinize ayna tutma fırsatı sunan insanları dinlemezseniz gelişemezsiniz. Size insan olduğunuzu hissettiren insanları dinlemezseniz gelişemezsiniz. Her gün duyacağınız ezberlenmiş cümlelerden farklı şeyler söyleyen insanları dinlemezseniz gelişemezsiniz. Durduk yere acı çekmekten zevk alıyorsanız gelişemezsiniz. Kendiniz yaşamaktan korkarsanız gelişemezsiniz.

Kendinize güvenirseniz ama gerçekten az önce açıkladığım gibi kendinize dayanırsanız başka insanların ne dediği ne söylediği sizi üzebilir ancak asla kendinizden nefret etmenize kendinize sövmenize yol açmaz. Aklınızda bulunsun kendisine saygısı olmayan bir insana kimse saygı duymaz. Kendisini sevmeyen bir insanı kimse sevmez. Kendi değerinizi kendiniz belirlersiniz.

İletişime geçtiğiniz insanlara karşı o kadar maske takıyorsunuz ki o maskelerin ağırlığında ezilip kendinizi, hissettiklerinizi doğru biçimde sağlıklı olarak yansıtamıyorsunuz. Sonra at kaçtı, torba düştü, niye böyle oldu. Size ulaşmaya çalışırken taktığınız maskeleri kenara itsek korkularınız, korkularınızı bir kenara itsek ikilemleriniz, onlardan kurtulsak tedirginlikleriniz, onlardan sıyrılsak kompleksleriniz, onları bertaraf etsek beklentileriniz. Size yalnızca siz olan size, özünüze varamıyoruz.

Oysa özünüz o kadar iyi o kadar güzel ki. Telefonla Hugo’yu oynatan çocukların ayda yılda bir vagonu raylardan uçuruma düşürmeden dağın yamacına varması gibi bizim de özünüzü görebildiğimiz o kısıtlı zamanlarda yaşamak bir başka keyif veriyor insana. Gelgelelim özünüze inerken harcadığımız enerjiyi bilime yatırsak immünoterapi ilerler, Mars’a koloni yüz yıl erken kurulur, Big Bang’den öncesi çözülür, kara deliklerin full hd fotoğrafı çekilir.

Kendinizi yaşamaktan bu kadar korkmayın. Korkmayın, kimse sizi sizden daha fazla aşağılayamaz, daha değersiz hissettiremez. Kendinizi perdelerin arkasına kapattığınız sürece iyileşemeyeceksiniz. Size el verenlerin elini kestiğiniz sürece bataklıktan çıkamayacaksınız. 15 Ekim 2018’de yayımladığım Patavatsız Ayna diye bir şiirimde geçen bir bölümü alıntılıyorum buraya.

“ Hiçbiriniz hiçbir şeye değmezsiniz.

Korkudan tutamaklarınıza dayanır,

Size el verenlerin elini kesersiniz.

Aklınızdan geçeni dilinize indirmezsiniz.

En neşeli kahkahayı siz atar

En yakışıklı sözleri siz söylersiniz.”

Ben bu şiiri yazarken de şimdi de aşağı yukarı aynı düşünüyorum. Ama Ekim 2018 ile Haziran 2019 arasında kendimde başka bir fark var. O gün bu sözleri söylerken öfkeli ve mutsuzdum. Şimdi bu sözlerin altına yine imzamı atıyorum ancak bu kez içimde böyle insanlara karşı yalnızca acıma duygusu oluşuyor. Evet hiçbiriniz hiçbir şeye değmezsiniz çünkü kendi değerinizi kendiniz belirliyorsunuz. Bu şiiri buraya yazmak için Google’da aradığımda başlığın altında çıkan kısa meta açıklamasına (Bu açıklamaları her yazı için sitede Başar hazırlıyor.) Başar’ın şunu yazdığını gördüm:

“ Ben size ayna olurum. Siz nasılsanız ben de öyleyim. Beni bir hiç olarak görüyorsanız bu siz hiç olduğunuz içindir.”

Benim için kısa bir açıklamadan öte, yazdığım şiirin de daha yoğunlaştırılmış bir şiiri gibi.

Yazı uzun olacak demiştim zira yazmak istediklerim akıyor şu ara. O yüzden daha çok rahatsız edeceğim buraları. Toparlarsak, en azından kendi adıma şunu söyleyebilirim ki size iyi davranıyorsam bu size iyi davranmak istediğim içindir. Kötü olmayı beceremediğim için değil. Yoksa benim hayatımda yeteri kadar iç huzursuzluğum varken bir de sizin yaratacağınız ekstra huzursuzluğu istemiyorum. Ben sizi insan yerine koymayı sürdüreceğim, dünyadaki günlerimin sayılı olduğunu, her an ölebileceğimi farkında olduğum için. Ama zekamla dalga geçmeye çalışanın aklını alırım. Büyüyün, gelişin. İyi insancıklar olun. Öptüm.

Sevgiler.

18.06.19

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir