Metamorfoz VII

Sırdaş

Semih telaşla Leyla’nın odasına girdi ve kardeşinin iyi olduğunu görünce koşarak ona sarıldı. “Şükürler olsun iyisin, üç gündür sana ulaşmaya çalışıyorum. Kafayı yemek üzereydim. Aradım, mesaj attım ama bir türlü ulaşamadım sana. Nerelerdeydin Leyla?” Üç gün mü? Daha sabah telefonda konuşmuşlardı. Abisi hangi üç günden bahsediyordu ki. Cevdet Bey ile konuşmaları da taş çatlasın yarım saattir devam ediyordu. Veya Leyla öyle sanıyordu.

“Semih hiç soğuk espri kaldıracak havamda değilim.”

“Ne dedik be?”

“Daha sabah konuştuk seninle, hangi üç gün?”

“Asıl sen benimle kafa buluyorsun. Bir bak bakalım telefonuna ne kadar olmuş seninle konuşalı.”

Leyla, her ne kadar Semih’e hala inanmasa da onun kararlı duruşu içinde ufak da olsa bir tereddüt kıvılcımı çakmıştı. Elini çantasında biraz gezdirdikten sonra telefonunu bulup masanın üstüne yatay olarak koydu. Baş parmağı kalınlığındaki rulo telefonunu sol elinin ayasıyla ileriye doğru iterek açtı. Açıldığında avucunun içini dolduracak boyuta gelen ekranda bir sürü cevapsız arama, mesaj ve bir dolu bildirim belirmişti. Kuruluşa geldiğinde rahatsız edilmemek için telefonunu kapayıp çantasına atmıştı. Ama bildirimlerin çokluğu onu da Semih’in doğruyu söylediği gerçeğine yaklaştırınca içi sıkılmıştı. Ekranı Semih’in görmesini istemediği için hızlıca onunla olan son konuşmasını buldu. Gerçekten de üç gün geçmişti. Karşısında hala ayakta duran Semih pişkin pişkin sordu:

“Ee baktın mı?”

Leyla bu soruyu hiç duymamış gibi yaptı. Semih yanıt alamayınca konuşmayı sürdürdü

“Al benim telefonuma bak diyeceğim de ekranını göremezsin, gözlerimde koruyucu var.”

“Nerede yeni bir şey çıkıyor, üretenden önce sende. Nasıl takıyorsun şunu gözüne?”

“Ne var canım, eskiden insanlar lens takıyordular.”

“Takıyordular da gözleri bozuk olduğu için takıyordular. Senin gibi ekranımı kimse göremesin diye takmıyordular. Ayrıca çok merak ediyorum bu kadar gizli ve önemli ne var o telefonda?”

“Bana sardığına göre üç gün geçtiğini sen de gördün.”

“Evet gördüm. Ayrıca sana sarmadım. Sadece bu kadar teknoloji bağımlısı olmanın amacını çözemiyorum. Kim gözüne niye ekran koruyucu lens taksın? James Bond’sunuz sanki.”

“Bu bir sinemaya gitme teklifi mi üstü kapalı? Hani kardeşler arasında kaliteli zaman geçirmek?”

Leyla, Semih sözlerini bitirmeden ayağa kalkmış masanın üzerindeki eşyalarını toplamaya başlamıştı.

“Ne ilgisi var be? Ne sineması şimdi?”

“James Bond’un yeni filmi geldi ya geçen hafta. Onu diyorum.”

“Ya James Bond mu kaldı Allah aşkına? Hadi yürü dışarı çıkalım sana önemli bir şey anlatmam gerekiyor.”

“Bu sözlerini duymamış gibi yapıyorum. Çünkü bu dünyada yüz yıldır iki şey değişmedi. Biri sigaranın şekli biri de Bond! James Bond!”

İkisi de kapıya doğru yürürken Leyla duraksayıp “Sen çık, geliyorum. Telefonumu unuttum.” dedi. Geriye dönüp masasının üzerinde açık halde duran telefonunu yeniden rulo yapıp işaret parmağındaki yüzüğüne iliştirdi ve Semih’in arkasından o da kuruluştan ayrıldı.

**

Cevdet ve Bekir, kuruluştaki toplantı odasında oturmuş gündelik olaylardan konuşuyorlardı. Bekir’in karşısında bu kadar rahat oturması ve aklına gelenleri ağzına geldiği gibi söylemesi Cevdet’in her ne kadar hoşuna gitmese de yıllar içinde onun bu haline alışmayı becermişti. Bekir onun avucunun içindeydi. Karısını aldattığını da kuruluştan ara ara üç beş aşırdığını da biliyordular. Dahası bunları bildiklerini Bekir de biliyordu. Karısının bunları öğrenmesinden ödü patlasa da Bekir, yine an gelirdi ağzının ipini sıkı tutamazdı. Ne varsa sayar söver, iki dakika gecikince yediği herzeler aklına gelir ve Cevdet’ten özür üstüne özür dilerdi. Bu sarsılmaz döngüyü iyice kanıksamış olan Cevdet de zamanla Müjgan’ın sözüne gelmişti: Bekir tüm bunları kötü niyetli olduğu için yapmıyor, aptal olduğu için yapıyor.

Bekir’in ateşli konuşmasının ortalarında kapı yavaşça açıldı ve düşünceli gözlerle içeriye Müjgan girdi. Yürüyüşünden, ağır hareketlerinden, eşyalara attığı sert ama kısa süreli bakışlarından aklında bir mücadele verdiği hissediliyordu. İçeri girdikten sonra hiçbir şey söylememesine karşın Müjgan’ın ardı sıra koşan sıkıntı dalgası Cevdet’i de sarmıştı. Cevdet sohbetin kendi payına düşen bölümünde susuyor yalnızca başıyla Bekir’i geçiştirmek istercesine birtakım belirsiz hareketler yapıyordu. Bekir ise bu durumdan memnun, anlattıkça anlatıyordu

“Sene doksan bir Cevdet Bey. Daha on sekiz yaşındayım. Sizinle tanışmamışız tabii, memleketteyim o aralar. Bizim bir iki arkadaş var, okullu bunlar. Bir gün ısrar ettiler, bilmem nerede bir kitap fuarı mı varmış neymiş, sen de ille gel. Dedim ‘Ulan ben ne anlarım kitaptan kağıttan. Fuara gidecek surat var mı bende?’ Yok, bunlar durmuyor. ‘Bekir biz de bakıp çıkacağız zaten.’ Falan filan. Bir ton kafa ütülediler. ‘Neyse.’ dedim. ‘Tamam ulan geliyorum. Öyle dolaşır ederim ama çıkışında siz de benimle batak oynamaya geleceksiniz.’ Elemanlar beni götürebilmek için kabul ettiler. He Cevdet Bey yanlış anlama, ben kitap sevmez bir adam değilim, severim de fazlası dokunur diye okumuyorum epeydir. Okuyanlar da belli. Neyse, gittik fuara. İçeri girdik dolaştık. Biraz arası geçti geçmedi, bir kız getirdiler yanıma. Ama nasıl bir şey biliyor musun? İnci gibi. Kız eziliyor, büzülüyor. Konuşamıyor benimle dilediğince. Hemen saniyesinde, sektirmeden bir sert yaptım bunlara. Dedim ‘Belli oldu sizin bugünkü karın ağrınız. Bunun için getirdiniz değil mi ulan beni buraya? Namussuzlar sizi. Ben böyle bir adam mıyım lan?’ Bizim elemanlara alttan ateş aldı tabi ama daha çok kızın yüzü düştü. Onun yüzü düşünce benim de şuramda bir şey pır dedi uçtu. Baktım kızcağızın başı önüne eğik yanakları kızarmış. Dedim tamam bu kızın utanması var. Bundan hanım olur. Tuttum kızın çenesinden kaldırdım başını yukarı, dedim ki ‘Ben seninle evleneceğim inci bakışlı, bir aya bu işi olmuş bil.’ Kız bir heyecanlandı. ‘Nasıl olur bilmem ki’ler filan. Dedim ‘Orasını takma kafana, sen çeyizini düşün.”

Müjgan, Bekir’in anlattıklarından sıkıldığını belli edecek bir imayla sordu:

“Ee evlendin mi o incili kızla?”

Odaya girdiğinden beri hiç ona dönüp bakmamış olan Bekir koltuğunda kaykılarak başını sol yanına çevirip pek de hoşlanmadığı ama Cevdet’ten korktuğu için çok da ters davranamadığı Müjgan’a gevşek bir tarzda cevap verdi:

“Bir ay gezdik tozduk. Bir ay bitince ben, vın! Buralara geldim. Öyle her evleneceğim dediğimle evlenseydim, dinimiz bile dörde kadar izin veriyor. Dinden çıkardık mazaallah.”

Son cümlesiyle birlikte bir de kahkaha patlatan Bekir, Müjgan’ı kendince bozmuş olmanın verdiği keyifle ayağa kalkıp hızlıca sigara paketinden bir dal çıkarıp terasa doğru yine kıkırdaya kıkırdaya yürüyüp gitti. Müjgan’ın yüzündeyse zaten beklediği bir yanıtı almanın kayıtsızlığı vardı. Gözlerini ayaktaki Bekir’den ayırıp Cevdet’e döndürdü. Sanki deminden beri Bekir’in bir araba dolusu lafını hiç dinlememiş gibi aynı sıkıntılı bakışlarını sürdürüyordu. Cevdet bu gözlerin arkasında dönen girdabı öğrenmek için yerinden kalkıp Müjgan’ın yanına geldi.

“Doktor ne dedi? Yapabilecek miymiş?”

“Yaparım diyor. Ama garanti veremiyor.”

“O zaman yapmış olmuyor.”

“Müfit’in frontal korteksi ısı şokundan yoğun miktarda etkilenmiş. Ama hipokampusu sağlamdı. O yüzden anıları duruyordu ancak bize anılarındaki kasasında ne sakladığını ya da sakladığı şeyin önemli olup olmadığını gösterecek biri kısacası muhatap alabileceğimiz bir ‘Müfit’ kalmamıştı. Şimdi bu işi Müfit yerine Semih yapıyor. Ama ikisinin anıları birbirine geçmiş durumda. Doktorun onları ayırıp ayıramayacağı belirsiz. O yine ‘Ayırırım.’ diyor. Ama ayırsa bile anıların ne kadarı Semih’e kalacak ne kadarı Müfit’e, burası da belirsiz.”

“Neredeyse Semih için üzüleceksin.”

“Ben hiçbir şey için üzülmem Cevdet. Bir şey beni üzüyorsa, çözerim. Çözemeyeceğim şeylere hele hele hiç zaman ayırmam. Direk geçerim. Ne Semih ne Müfit. Hele Semih kasanın yerini bulsun içindekileri bir görelim, Müfit’i o saatten sonra beş dakika saklamam burada. Hatta şu uğursuz leş kargası alsın, ne yapıyorsa yapsın. Benim derdim Akif. Akif’in frontal korteksi de sağlam hipokampusu da. Ama temporal korteksi dağılmış. Bizi duyamıyor. Duyamadığı için onu ekrandan görüyorum ama onunla konuşamıyorum. Onunla iletişim kurabilmek için, onunla yapamadıklarımı yapabilmek için onun anılarına Semih gibi girmek zorundayım. Başka yol yok. ”

“Akif’le aranızda bir şeyler olduğunu hep düşünürdüm ancak Müjgan Hanım, bunun ucunda ölüm var.”

“Hiç ölmeyeceğiz mi sandın Cevdet? Zamanı gelince tek tek öleceğiz. Zamanı gelince…”

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir