Mutfakta Neler Pişiyor? – Rüyakar Yola Çıkıyor

Yıla başladık. Rüyakar provaları alınıyor. Ben güz yarıyılında Pediatri ve Dahiliye alacağım için oyunun prova sürecine katılamıyorum. Ama nasıl içim içimi yiyor. Boşlukla Konuşan Adam’dan sonra çat diye biz trajedi ağırlıklı bir oyun oynayacağız demişiz. Kendi içimizde genelgeçer kuralları yıkıyoruz. Gelgelelim stajları bahane edip bu sürece ne oyuncu ne de teknik ekip olarak katılıyorum. Şimdi geriye dönüp baktığımda o günkü tutumumun abartılı olduğunu görüyorum. Pediatri alıyoruz diye yaşamdan bağımızı koparmanın da bir gereği yoktu. Neyse bu bölüme çok girmeyeceğim çünkü ayrı bir tartışma konusu.

Ben provalara ara ara katılıp izlesem de tümünde bulunamadığım için ekibin, oyunun yükü iyiden iyiye Berk’in üstüne kalıyordu. Sağ olsun o sıkıntılı, sıkışık dönemde ekibi ve oyunu bu işle para kazanan bir yönetmen ciddiyetinde sırtladı ve yürüttü. Zaten bu süreç sonunda da birinci elden gözlemleyebildiğim için kolayca söyleyebilirim ki Berk ortaya koyduğu işlerle kendi değerini yükseğe koyduğu çıtayla yine kendisi belirledi.

Böyle biraz telaşlı biraz da yoğun bir oyun sürecinin içinde kulaklarımızda sürekli arka planda çınlayan “turne” sesleri geziniyordu. Bir yandan provalar sürüyor bir yandan eksikleri tamamlamaya çalışıyoruz ancak bir kıyıda da bu yıl bir turne yapsak nasıl olur diye kendi içimizde küçük küçük konuşup duruyoruz. Tabi turne yapma düşüncesi çekici geliyor. Yapılır aslında, şuraya gidilir, burada oynanır. Hemen oraya gidince nereyi gezeriz diye konuşuyoruz. Düşler güzel, konuşuyoruz konuşmasına da nasıl gideceğiz?

Durumu şöyle anlatayım. O dönem tiyatro ekibinin 350 lira ası, 1500 lira sahne kirası ve öteye beriye harcanan küçük küçük paralarla birlikte yaklaşık 2000 liralık giderleri karşısında geliri yalnızca bir tur şirketinden aldığımız sponsorluk sonrası 400 liraydı. Onun da 350 lirasını asılara verdikten sonra elimizde 50 lira kalmıştı. Bu şu demek oluyor: Gösterilerimizi o dönem ücretsiz yaptığımız için tüm harcamalara karşın koskoca ekibin elinde her türlü tasarı için 50 bereketli lira var.

Ha tabi, Haluk Ongan sahnesinin kirasını nasıl verdik diye bir soru sorulabilir. Onun için de cebimizden beş kuruş çıkmadan hem salonu hem de dekorları bedavaya getiren Berk’i ya da nam-ı diğer Los Yönetmenos’u darlayabilirsiniz.

Öyle veya böyle on bir Aralık iki bin on yedide Rüyakar’ı sahneledik. Her ne kadar oynayamasam da yine de oyun sırasında arkada dekor değişimine yardım ederek işin bir ucundan tutmuş oldum.

Oyun bitti bitmesine de bizim kulaklarımızdaki çınlama dinmedi. Ta ki 15 Şubat’ta Berk gelip ciddi ciddi turne konusunu masaya yatırıncaya dek. İstanbul’da Kadir Has Üniversitesi’nin tiyatro topluluğunda olan bir arkadaşım var dedi. Bu yıl Nisan ayında festival düzenleyeceklermiş yine. Ben onunla da konuşurum, bu festivale başvuralım dedi. Kırılma noktasının üzerindeydik. Başar, ben, Berk. Birbirimize baktık. Olsun dedik. Başvuralım bakalım. Sonuçta babamın da dediği gibi “Yoksa paramız yok.”

15 Şubat’ta başvurduk. 27 Şubat’ta ön elemeyi geçtiğimizi, oyun metnini istediklerini ilettiler. 1 Mart’ta metni gönderdik ve bir hafta sonra 8 Mart’ta festivale katılacağımız kesinleşti.

Bu işler olurken Kadın Doğum stajı alıyordum. Perşembe günüydü. Öğleden sonra ders yoktu. Sınıf boş olunca sessiz sessiz biraz ders çalışayım dedim. Saat iki buçuk, üçe gelirken kapı açıldı, içeriye Berk’le Başar girdi. İkisinin yüzünde de bir mutluluk. Oturduğum yerden onlara bakıyorum. “Ne oldu lan, niye deli deli gülüyorsunuz?” dedim. İkisi birden festivale kabul edildik. Gidiyoruz diye bağırdı. Haberi aldıktan sonra ben de onlara katıldım. Ondan sonra tut deliyi bağla akıllıyı. Üç kişi Kadın Doğum sınıfının ortasında kol kola girdik bağıra çağıra zıplıyoruz. Sanarsın Nwakaeme Vodafone Park’ta sağ üst köşeden örümcek ağını alıyor.

Tabi bu arada biz Tıp Bayramı haftası kapsamında Tabip Odasının ricasıyla yeniden Rüyakar’ı sahnelemek için Şubat ortasında provalara başlamışız. Bahar yarıyılında da Bahadır, Pediatri aldığı için bu kez oyunda o olamıyor onun yerine oyuncu değişikliği sonrası Psikolog Selim olarak ben geçiyorum. Yine başrollerden Büşra da bahar yarıyılında aramızda olamayacağı için onun rolünü Hatice, Hatice’nin rolünü suflörümüz Neslihan, oyunun seslerini Erasmus’la yurtdışına çıkan Ümit’in yerine ilk oyunun ışıklarını yapan Başar, Başar’ın yerine ışıkları yapmak için de Bahadır geçiyor. Tüm bunlar bir aylık sürede gerçekleşiyor ve biz 12 Mart’ta Haluk Ongan’a bir kez daha çıkıp oyunu sahneliyoruz.

Bunu niye anlattım? Bu kadar karmaşa bir bizde bir de 2010 Galatasaray’ında vardı. Neyse ki biz altından kalktık.

12 Mart gösterimi de sorunsuz geçti. Artık önümüzde turneye gidebilmek vardı. Çünkü bir sorunla karşı karşıyaydık: Yol masrafı.

Bir günlük konaklamamız festival tarafından karşılanıyordu. Ancak nasıl gideceğimiz bize bakıyordu. 15 kişilik ekibi İstanbul’a götürmek az buz bir iş değil ancak bir yanıyla içimiz rahattı. Çünkü festivale fakülteyi daha da önemlisi üniversiteyi temsilen katılacağımız için üniversitenin yol giderlerimizi karşılayacağını düşünüyorduk. Bunu daha önceki resmi konuşmalarımızda pek çok kez masaya yatırmıştık. Çünkü bu olanak bizim üniversiteden dileğimiz değil yönetmelikte karşılığı olan bir durumdu.

Bu bilginin bize verdiği kafa rahatlığıyla sakin sakin prova alırken yaklaşık iki hafta sonra Başar’la dekanlığa uğrayıp resmi yazıyı ne zaman yazacağımızı konuşalım dedik. Gayet güle oynaya sohbet ederken üniversiteden gelen haberle hiçbir koşulda destek alamayacağımızı öğrenmiş olduk. -Burada fakülteyle üniversitenin tutumunu birbirinden ayırıyorum. Dekanlık her zaman bize destek olmuştur. Buradaki karar üniversiteye aitti.- Bir anda boşa düştük. Herhangi bir sorun çıkmadan kolayca gideceğimizi düşünürken yine işimiz yokuşa sürülüyordu.

23 Mart. Bizim büyük çaresizliğimizin başlangıcı. Festivale 3 hafta kalmışken yaklaşık beş bin liralık yol masrafıyla boğuşmaya başladık. Belediyeler, özel hastaneler, Trabzonlu ünlüler, siyasetçiler, vakıflar, sanat okulları, tiyatro evleri… Aklınıza neresi geliyorsa. Ben Cimer’e bile yazdım öyle söyleyeyim. 2 hafta boyunca perişan olduk. Ama yok. Kime söylesek, kime sorsak sanki tiyatro festivaline değil de kaçakçılık yapmaya gidiyormuşuz gibi davranıyordu bize. Ülkenin sanata bakış açısını membaından tadıyorduk.

Biz yana yakıla para ararken bir yandan da Kadir Has bizden geleceklerin listesini istiyordu. Biz de parayı bulana dek onları oyalamaya çalışıyor sürekli geciktiriyorduk. Öyle ya listeyi verdikten sonra arayıp kusura bakmayın biz gelemiyoruz demek istememiştik. Bu arama sürecinin içinde festivalin duyurusu yapılmıştı. Henüz bir yaşını bile doldurmamış bir sanat topluluğu olarak adımız birçok köklü tiyatro topluluğunun yanında festival asılarında yer alıyordu. Ancak biz hala parayı bulamamıştık. Yavaş yavaş umutları tüketirken 3 Nisan’da dekanlık sağ olsun ağırlığını koydu ve bizden desteğini her zamanki gibi esirgemeyip beş bin liralık yol giderlerimizi karşıladı.

Bunun üzerine 13 Nisan Cuma günü Başar, Abdulkadir, Erdem ve ben Göğüs hastalıkları staj sınavından çıktıktan sonra üzerimizde jilet gibi takım elbiselerle turne için cebimizden yaptırdığımız, Berk’in arkadaşının atölyesinde hazırladığı beş tane iki metreye bir metre pan, bir masa ve bir de sehpayı yine Berk’le birlikte beşimiz otobüse yükledik.

Yolculuk Cuma akşam 6’da başladı. Cumartesi günü saat 12’de İstanbul’a vardık. Öğleden sonra 2 gibi ise Kadir Has’a ancak gelebilmiştik. Akşam yedide oyun vardı ve bizim neredeyse yirmi saatlik yolculuk sonrası dinlenmek, yemek yemek, dekor taşımak ve prova yapmak için yalnızca 5 saatimiz vardı. Ben bu kadar koştura koştura bir iş yaptığımızı hatırlamıyorum. Otele yerleşip yemek yedikten sonra saat 5’te sahneye ancak gelebilmiştik.

Her zamanki gibi daha ne kadar yorucu olabilir dedikten sonra daha yorucusunu görmüştük.

Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü. Otobüsle önüne gelip dekorları indirme şansımız olmamıştı. Otobüsü okulun iki sokak arkasındaki parka bırakmıştık. Yemek yiyip oyun için okula döndüğümüzde dekorları otobüsten almamız gerekiyordu. Ne yapalım? O iki metrelik panları tek tek okula taşımaya başladık. Birini taşıdık ikisini taşıdık derken son üçlüyü taşımaya başlayacağımız sırada sokaktan geçen arabası boş bir eskici “Taşımayın gençler yükleyin bunun üzerine götürelim.” Dedi. Biz de yükledik. Okulun kapısına kadar getirdik bıraktık. Gademenin bereketli elli lirasının bir bölümüyle de o eskiciyi gördük.

Kadir Has ekibiyle birlikte oyun sonrası.

Okula getirdik ama elbette yetmez bir de iki kat yukarıya çıkardık. Kan tere boğulduk. Ellerimiz uyuştu, omzumuz ağırdı. Ne yaptık ettik panları sahneye kadar getirdik. Bu arada panların ayakta durabilmeleri için arkalarında ikişer ayağı vardı. Trabzon’da oynadığımız sahnelerin tümünün yerleri sürtünme katsayısı yüksek malzemelerden yapılı olduğu için bu ayaklar sabit değildiler. Yani panların düşmemesi için yerin kaygan olmaması gerekiyordu. Kadir Has’ın sahnesi ise bildiğimiz parke döşeliydi. Bizim panların ya da o günden sonraki adlarıyla TARS’ların ayakta durmaları olanaksızdı. Duramadılar da. Oyunda dekorlarımızı kullanamadık. Eksiklik yarattı mı derseniz, yaratmadı diyebilirim. Ancak burada durum oyunun sanatsal güzelliğinden çok bizim TARS’a bin iki yüz kilometre yol teptirip salona çıkarana kadar akla karayı seçtikten sonra onların sahnede ayakta durmadıkları görmek oldu.

Bir de aynı yolu geri döndüler tabii.

Bunun gibi sahneden kaynaklanan eksiklerle birlikte her şeye olsun diyip oyunu sahneledik. Oyun ve fuaye sonlandığında saat 10’a geliyordu. Bizimle ilgilenen ekiple birlikte sohbet muhabbet ettikten sonra gece 1 gibi otele ancak vardık. Dünyanın yolunu gittik yetmedi, o yorgunluğun üstüne bir saat bile düzgün dinlenemedik, o da yetmedi provayı bile yalnızca ışık-ses provası olarak aldık, o da yetmedi tüm yorgunluğumuza karşın taşıdığımız dekorları oyunda kullanamadık ama yine de oyunu çıkardık.

Dönüş için yola çıkmadan önce.

Birçok değerli insan tanıdık. Güzel dostluklar kurduk. Gademe Gademe’yi yirmi yıllık, kırk yıllık tiyatro topluluklarıyla birlikte aynı festivalde temsil ettik. Kendimizi değerlendirme, tartma olanağı bulduk. Ve her ne kadar yorulsak da başından sonuna dek yıllar boyunca anlatacağımız anıları birlikte yaşadık.

Bu da bonus. İstanbuldaki Angaralılar temalı.

Otobüsün içindeki uyuma çabalarımızı, bizi İstanbul’a götüren kaptanlarımızı, ikinci köprünün ağzındayken üçüncü köprüye gitmemiz gerektiğini, bavullarda oyunda kullandığımız kuru sıkı silah varken jandarmanın bizi çevirmesini, ikide bir bize “Bu oyunu mesajı ne?” diye soran klasik seyircimizi, TARS’ı ve arkadaşlarımı hiç unutmayacağım.

Bir gün bir yerlerde Gademe Gademe bir ara İstanbul’a gitmişti denirse bilin ki o üç günlük öykünün ardında üç ayın uğraşı var.

İyi ki varsın Gademe, tam bir yıl önce bugün İstanbul’da sahnedeydik. Nice yıllara.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir