Puf!

Puf!
Üzerimdeki tozcuklar çoktan serbest düşüşe geçti bile.
Tozların kuyruğuna takılı bıkkınlıklar yeniden yüzüme çökecek.
Düşmeyin, sarmayın.
Puf!

Yeniden gökteler.
Birkaç saniyemiz daha var.
Sırtımı toprağa verdim.
Yüzüm göğe dönük, göğün yüzü bana.
Buğdaya çalan esintinin avuçları yanaklarımı okşuyor.
Dudak köşelerim yukarı çekiliyor.
Gözlerimin çevresi tek hamlede
İlk okul resimlerindeki güneş gibi kırıştı.
Ne oluyor bana?
Nedir yüzümü tepetakla eden? Nöbet mi geçiriyorum yoksa?
Hastalık mı, bulaşı mı, salgın mı? Nedir bu uğraşı yüzümün?
Bir dakika. Bu… Bunu sanırım biliyorum.
Tanrım, Tanrım ben,
Gülüyorum.
Puf!

Bu sefer içimden geldi.
Tozlardan biriyle göz gözeyim şu an.
Bu ne sinir bu ne öfke.
Pençelerini çıkarmış, dişlerini bilemiş.
Gözünü dudak köşelerimden ayırmadan yukarı savruluyor.
Ben hayatımda böyle çirkin kristal görmedim.
Ama yüzü tanıdık geliyor.
Bir dakika. Bu… Bu yüzü tanıyorum.
Bu benim yüzüm.
Bu kadar nefret dolu mu görünüyormuşum?
İyi ki de üflemişim.
Yine yaklaşmaya başladılar.
Puf!

Gülünce böyle oluyormuş demek ki.
Sırtımı toprağa dayamış gibi güvende.
Gerçekten de omuzlarıma bahar çimenlerinin yeşili büründü bile.
Ama her şeyden önce,
Bu kez bedenim gibi ruhum da olmak istiyor güvende.
Puf!

Son soluğumla birlikte gözlerimi de kapadım bu sefer.
Huysuz kristalin bakışlarının üzerimde olduğunu bilerek.
Göz kapaklarım gözlerimle birlikte yaralarımı da örttü sanki.
Hiçbir şey düşünmemeye çalışıyorum. Hiçbir şey.
Bomboş siy… Ama siyahlık yok.
Bomboş siyah nereye gitti?
Bu parlaklık neyin nesi?
Ben gözlerimi kapayınca bomboş siyah görürüm.
Kendimde değil miyim yoksa?
Ölüyor muyum?
Bir dakika, bir dakika. Bu… Bu yüzüme vuran güneşin ışığı Tanrım.
Ondan bu aydınlık.
-Yaralarımı örten?
İçimde doğan güneşin ışığı.
Tanrım bu parıltı, bu kıvılcım…
Puf!

Üstümden bir yük kalkmışçasına.
Puf!

Kristalle göz gözeyim. Yumuşamış yüzü.
Pençelerini saklamış utanıyor bakmaya.
Huysuz tozcuk sen bile sevimlisin şu an.
Kuyruğuna takılı bıkkınlıklar bile bir tozdan fazlası değil.
Buğdaya çalan esinti bir kez daha okşuyor yanaklarımı.
Bu kez daha sahici.
Daha içten, daha fani.
Siz onun kucaklamasıyla kendinizi bulmaya gidiyorsunuz.
Huysuz bir tozcuktan önce
Özgür bir kristal olmaya.
Ve benim yüzümü saran esintiyle kulaklarımda çınlayan bir şarkı:
“Akışkan bir bahçede yürüyorum
Sağım solum şarıldayan çiçekler
Toprak beni göğe kaldırıyor.
Dört bir yanımı saracaklar.”

Ve son kez
Puf!

[05.05.19 – 11.05.19]

Paint It, Black – Düzenleme: Ramin Djawadi

(…)

Bu mahallede bana kar helvası diyorlar
Soğuk ve tatlı manasında yani

(…)

Didem Madak – Poşet Süt

Rene Magritte – The Glass Key – 1959

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir