Tanpınar I – Beklenti – Nehir Roman

Tanpınar’ı önce şiirleriyle sonra da romanlarıyla tanıdım. Çağdaşı olan şairlere oranla dergilerde çok daha az sayıda şiir yayınlamış, tek şiir kitabını ömrünün sonlarına doğru aramızdan ayrılmadan bir yıl önce çıkarmış. İlk şiir kitabını altmış yaşında yayımlamış bir şairin bu tutumunu nasıl değerlendireceğim konusunda romanlarına geçmeden önce ikilem yaşamıştım. Altmışında şiir kitabı çıkarmak bir şeylere geç kalındığını mı yoksa o yaşta bile bir şeylere başlanabileceğini mi gösteriyordu? Tanpınar şiire geç mi başlamıştı da kitap halini alması yaşlılığına denk geldi? Bu sorunun yanıtı şiirlerinin dışında kalan alanlardaki ürünleriyle içli dışlı oldukça kendiliğinden oluştu.

Bir kitabı okumaya başlamadan önce en keyif aldığım nokta; arka kapağından dizgisini yapana, basım yerinden biyografisine varana kadar kitabın içinde yazılı her satırı okumak. Şiir kitabını da aynı tedrisattan geçirirken romanları, öyküleri ve makaleleri olduğunu da gördüm. Nihayetinde Tanpınar ülkenin farklı yerlerinde edebiyat öğretmenliği de yapmıştı, İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat profesörlüğü de.

Önce Saatleri Ayarlama Enstitüsü (SAE). Kitabı bir Şubat tatilinde okumaya başlamışken her nedense uyum sağlayamayıp onu gerisin geri raftaki yerine koymuştum. Bu olayın üzerinden tam bir yıl geçtikten sonra içimdeki taşların yerine oturduğunu hissettiğim bir başka Şubat tatili günü kitabı baştan okumaya koyuldum. Başladıktan sonra tek nefeste bitirdiğim ve bittiği için üzüldüğüm seyrek kitaplardan oldu. Esprili ve iğneli tavrı, politik olduğu kadar psikiyatrik ve edebi doyuruculuğuyla birlikte estetik bir bütün oluşturuyordu. O günden bir yıl önce “Şairliği kısır mı acaba?” diye düşündüğüm bu insan beni geniş ve zengin hayal dünyasıyla tavlamıştı. Bu nedenle onu daha çok okuma hissi iyiden iyiye yerleşmişti içimde. Hani bazı kitapları okuyunca yeterli gelir. Yazarın öteki kitaplarına da bakınayım demezsiniz. Tanpınar bende bunun tam tersi bir his uyandırmıştı. Bunca zamandır hep istememe karşın onunla ilgili bir şeyler yazmayışımın nedeni de buydu. Hep biraz daha okumak istedim onu. Böyle bir sürecin içinde günlüklerini de okuduktan sonra ilk kez ondan söz etme isteği somutlaşmış oldu.

SAE’nin ardından Tanpınar’ın en güzel romanı ve edebiyatımızdaki en iyi aşk romanı gibi beylik cümlelerle tanıtılan Huzur’u okumaya başladım. Benim için bir şeyi beğenmenin en yüksek ölçüsü “Keşke bunu ben yapsaydım.” dedirtmesidir. SAE bana bunu dedirtmesine karşın Huzur’un estetik açıdan Tanpınar’ı daha çok yansıttığını ve onun Huzur’da daha başarılı iş çıkardığını söylemeleri beni meraklandırıyordu.

Böyle yönlendirmelerin kaçınılmaz sonuçları oluyor. Ne yazık ki olumsuz. Bir kitabı okumaya başlamadan ya da bir filmi izlemeden önce onlarla ilgili o kadar çok beklentiye sokuluyorsunuz ki bazen, biraz sonra kendinizi vereceğiniz ürün ne kadar iyi iş çıkarsa da aklınızdaki çıtayı aşamıyor. Bu durum dıştan olabileceği gibi içten de olabiliyor. Örneğin bir diziyi izlerken bazen her şey bilinmeyen yüce bir amaca dayandırılıyor. Bölümlerin tümünde dizinin omurgasını oluşturan her olayın ana nedeni olarak o yüce amaç gösteriliyor. Biz de izlerken merak içinde kalıyoruz. “O yüce amaç nedir? Bunca olay neyin uğruna oluyor?” Dolayısıyla yumağın çözüleceği bölümlere kadar aklımızda kurup kaldırıyoruz. “Şu olabilir mi? Bunun için mi yaptı acaba?” Bir ya da birkaç sezon böyle ilerleyen dizi tüm karmaşayı getirip son bölümde önümüze açık seçik serdiğinde ister istemez “Bunun için mi şimdi?” tepkisini veriyorum kendi adıma. Yakın zamanda Dark, birkaç yıl geriye gidince de 12 Monkeys ve yerli dizilerden Masum’u örnek verebilirim. Ancak bunu söylememin nedeni senaryo başarısızlığı değil. Beklentiyi çok yükseğe çıkarmak. O kadar merakta kalıyorum ki aynı oranda doyurucu bir açıklama almak istiyorum. Her şeyin uğrunda yakıp yıkıldığı o şey her neyse beni gerçekten ikna etsin istiyorum. Ancak bir senaristten bunu beklemek acımasızlık olur. Daha doğrusu bunu kimseden beklememek gerek. Sonuçta benim almayı istediğim düzeyde bir yanıt vermek; dünyanın sırrını çözmek, yaşamın amacını anlamakla eşdeğer. Bu da doğal olarak gerçekçi olmuyor. Dolayısıyla beklenti belli bir eşiğin üzerine çıkıp abartıya kaçmadıkça ürün gayet doyurucu olabiliyor. Yönlendirmelerden sıyrılıp izlemeyi başarınca gerçek tadını alıyor insan.

SAE’den sonra Huzur’a da aşağı yukarı bu güdülenmeyle başlayınca ilk başlarda çok daha iyi olanın ne olduğunu anlayamadım. Ancak yavaş yavaş beklentilerin gözlüğünü çıkarıp romanın dünyasına kendimi bıraktıkça işin keyifli yanı da açığa çıkmış oldu. Öncelikle üslubu SAE’den daha farklı. İğnelemesi, alaycılığı ve politik yanı çok daha azdı. Başlarda beklentimi karşılamayan tarafı da burasıydı. Ancak akışa uyum sağladıkça başka bir yönünün ışıl ışıl parladığını gördüm. Roman kişilerinin içinde yaşadığı mekanlar, yürüdükleri sokaklar, bindikleri vapurlar. Her biri bir tablo gibi zihnimde canlanıyordu. Uzun uzun camilerden, konaklardan, sandallardan bahsediyordu. Her birini resim sanatına selam vererek harflerle kağıt üzerinde çiziyordu. Öte yandan müzik. Ya da onun kullandığı haliyle musiki. Müzik öteki romanlarında olduğu gibi Huzur’un da ana öğelerinden birini oluşturuyordu. Hem Klasik Batı Müziği hem de Klasik Türk Müziği. Beethoven kendine ne kadar yer buluyorsa Itri de aynı oranda karşılıyordu beni. Bununla birlikte Tanpınar son roman çalışması olan “Aydaki Kadın” için “Boğaz’ın romanı olmalı. Her şey Boğaz’ı ve denizi çağrıştırmalı.” dese de ben o tadı Huzur’da çoktan almıştım.

Huzur’dan sonra Tanpınar beni başka bir özelliğiyle daha kendine hayran bıraktı. Nehir roman. Bu adlandırma onun değil ancak yazdıkları bu türün harika bir örneği. Aynı evrende geçen farklı hikayeler. Bu, temelde bir bakış açısı. O nedenle romanla sınırlı değil. Örneğin Tarantino’nun filmleri de hep aynı evrende geçiyor. Konular birbirine bağlı değil ancak ilintili. Pulp Fiction’da Mia’nın anlattığı bir dizinin pilot bölümünün hikayesini ilerleyen yıllarda Kill Bill olarak izliyoruz.

Pulp Fiction – Kill Bill eşleşmesi

 

Yüzüklerin Efendisi üçlemesi birbirine bağlı konuların anlatıldığı bir film serisi. O yüzden onu nehir olarak adlandıramayız ancak Hobbit üçlemesiyle Yüzüklerin Efendisi aynı evrende geçen farklı olaylara örnek oluşturabilir.

Zeki Demirkubuz’un Masumiyet’inde Haluk Bilginer’in on dakikalık tiradda anlattığı hikayeyi yaklaşık on yıl sonra Kader filminde izliyoruz.

Toparlarsak bu eserlerin nehir özelliği kazanmasını sağlayan temel ayrım her birinin tek başına izlenebilmesi. Yani Matrix 3’ü tek başına izleyince anlayamadığımız için o bir seri filmi ama Masumiyet’i tek başına izleyip anlayabildiğimiz için o bir nehir filmi olur diyebilirim. Tabii bunun sinemada farklı bir adlandırması olabilir, bilmiyorum. Romandan uyarlamış oldum.

Bu bilgilerle Huzur’a dönelim. Roman kırklı ellili yıllarda geçiyor. Oradaki kişilerin kabaca otuzlu yaşlarında olduğunu söylersek bu tarihten geriye doğru gidip takvimi yirmili yıllara yani Kurtuluş Savaşı’na sabitleyince ortaya Sahnenin Dışındakiler romanı çıkıyor. Üstelik Huzur’daki kişileri ve çok daha fazlasını da içine alarak. Anadolu’daki Milli Mücadele’nin dışında kalan İstanbul paşalarını, aydınlarını anlatıyor. Huzur’da varlıklarını bildiğimiz ama hiç kanlı canlı görmediğimiz insanların öykülerini okuyoruz. Orada başrolde olanlar burada destekleyici kişiler olarak karşımıza çıkıyor.  Romanın en zekice yanı da bu bence. Huzur’da anlatılan ailelerin, mahallelerin otuz yıl önceki hallerini merkezine alması. Böylece Huzur’un önemli kişilerinden biri olan İhsan’ın gençlik zamanlarını Sahnenin Dışındakiler’de okuyabiliyoruz. Ya da Huzur’da Mümtaz’ın çocukluğuna ilişkin anlattığı bir anıyı, bu romanda bu kez Cemal’in gözünden izleyebiliyoruz. İki farklı romanda, aynı olayın iki farklı kişinin gözünden anlatılması muazzam bir ayrıntı.

Tanpınar Huzur’da birbirinden farklı dört beş aileden söz ediyor. Hepsinin soy ağacı tümünü bize anlatmasa da belli ki kendi zihninde veya karalamalarının arasında yazılı. Hatta Sahnenin Dışındakiler’e başlarken girişte mahalleyi ve aileleri o kadar ayrıntılı anlatmıştı ki olayları kaçırmadan izleyebilmek için kendi krokimi ve soy ağacımı çıkarmıştım. Romanları hiç okumamış biri için aşağıda anlatacağım aile bağlarını takip etmek bayağı karmaşık olacak. O yüzden Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi’nin hazırladığı kapsamlı soy ağacını sadeleştirerek buraya bıraktım. Bu soy ağacında tüm romanlarda yer alan ortak aileyi göreceksiniz. Onların dışında birkaç aile daha olduğunu da unutmamak gerek. 

Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi’nin hazırladığı soy ağacından sadeleştirerek

Huzur’da mekan bizim için temel olarak İhsan’ın eviyken Sahnenin Dışındakiler’de mekan aynı mahallede yaşayan Cemal’in evi. İki romanın odak noktaları farklı evler ancak Tanpınar bize bu ailelerin öykülerinden bahsettikçe öteki romanın ana konusunu oluşturan kişiler de yer yer karşımıza çıkıyor. Örneğin Huzur’un ana kişilerinden olan Nuran; Sahnenin Dışındakiler’de, Cemal’in bir uzak akraba ziyaretinde bizi dokuz yaşındaki bir çocuk olarak selamlıyor. Bunun gibi ayrıntılar hem okuma zevkimi hem de yazara duyduğum saygıyı perçinliyor. Yukarıda soy ağacı konusuna değinmişken şunu da ekleyeyim. Tanpınar adını bir kez geçirdiği kim varsa yaşam öykülerinden illa ki söz ediyor. Ama aynı kitapta ama farklı kitapta. Ve işin en güzel yanı bunca ayrıntıya karşın kitaplardan birini veya birkaçını okumamış olmak sizi eksik bırakmıyor. Siz ne kadar isterseniz o kadar derinleşiyorsunuz bu insanların yaşamlarında.

Sahnenin Dışındakiler bitince kitapçıda başka bir kitap çıkıyor karşıma: Suat’ın Mektubu. Huzur’un dört kişisinden biri olan Suat. Kitabın içini açıp karıştırınca hemen merakım artıyor ve alıp okuyorum. Tanpınar romanlarını parça parça, yazdığı dönemde yayınlamış. Tefrika usulü. Tefrika bitip de kitap halini alması ise uzun sürmüş. Çünkü üzerilerinde sürekli değişiklik yapmış. Huzur’un tefrikasıyla, kitap hali arasındaki en büyük ayrım da Suat üzerinde. Neredeyse Suat’ı baştan yazmış. Onu romanın önemli kişilerinden, dayanak noktalarından biri yapmış. Bu bağlamda olacak ki Suat’ın ağzından bir de Mümtaz’a mektup yazmış. Benzeri bir mektubu da SAE için Halit Ayarcı ağzından Dr. Ramiz’e yazmıştı ancak nedeni bilinmez ikisini de yayımlamamış. Yayımlamadığı gibi imha da etmemiş. Vefatından sonra bu mektup da öteki pek çok karalaması gibi çalışmalarının arasından öğrencileri tarafından ayıklanmış. Hem de daha iki yıl önce. Ölümünden yaklaşık altmış yıl sonra. Al şimdi sana Tanpınar’a saygı duymak için bir neden daha. Altmış yıl sonra bile yeni şeyler yazıyormuş gibi bir miras.

Suat’ın Mektubu’ndan sonra yazmaya başladığı ilk romanı Mahur Beste çıkıyor karşıma. Yine Cemal’in, Mümtaz’ın, Sabiha’nın mahallesindeyiz. Aynı yerdeyiz. Bu kez biraz daha geri gidiyoruz ve Tanzimat dönemine uzanıyoruz. Huzur’daki Mümtaz’la aynı mahallede oturan Cemal’in eniştesi Behçet Beyefendi’nin ve onun çevresindekilerin öyküsünü dinliyoruz. Yalnız Mahur Beste’nin iki özelliği var, birincisi yarım kalması ikincisi adının geçmişi. Mahur Beste; Huzur ve Sahnenin Dışındakiler ile birlikte nehir roman tamlamasını oluşturan üç kitaptan anlatıldığı olaylar açısından kronolojik olarak ilki. Ancak yarım kalmış. Tanpınar yaşarken yalnızca yazıldığı kadarıyla tefrikası olmuş. Kitaplaşmamış. Zaten yazdığı onca eser arasında ancak Huzur’un, SAE’nin ve şiirlerinin kitap olarak basılmasına razı olmuş. Bir de bunların yanında 19. Asır Türk Edebiyatı var. Razı olmuş diyorum çünkü Tanpınar yazdıklarına bir türlü son noktayı koymuyor, koyamıyor. O yaşadıkça yazdıkları da yaşıyor. Yazdığı bu mektupların da altında aynı neden var muhakkak. Onun bu huyunu başka bir yazıda kendi yaşamımla harmanlayarak anlatacağım o yüzden burada bırakıyorum.

Mahur Beste bitmemiş ancak tefrikasından bir süre sonra romanın ana kişisi Behçet Bey’e bir özür niteliğinde tıpkı Suat’ın Mektubu tadında bir dergide yazı yayımlamış. Ancak bu kez bir roman kişisinin ağzından değil de doğrudan doğruya yazar olarak roman kişisine yazılmış. Behçet Bey’e Mektup. Neden tefrikanın yarıda kaldığını anlatan bir metin. Tefrikanın yarıda kalmasının ardından sıcağı sıcağına yazılmış olması nedeniyle olacak ki öteki mektupların tersine bunu yayımlamış. Çünkü öteki mektuplar tefrikalarının üstünden en az on yıl geçtikten sonra yazılmış olmalı. Elbette ki Behçet Bey diye bu mektubu üzerine alınabilecek biri yok ancak Tanpınar hem kendine hem de o dönemdeki okuyucusuna bu tarzda bir açıklama yapmayı yeğlemiş. Al sana hayranlık için bir neden daha.

Mahur Beste’nin ikinci özelliği adının geçmişi. Hem romanın hem de bir bestenin adı. Karışmaması için kitabın adından söz ederken tırnak içinde kullanacağım. Önce Huzur’da okuduğum bir hikayeyle tanıştım mahur besteyle. Romanda geçen bir hikayeye göre yıllar önce Osmanlı devrinde Talat Bey adında bir paşa varmış. Eşi Fatma Hanım’ı çok severmiş. Ancak Fatma Hanım bir subaya aşık olunca onunla birlikte Mısır’a gidip Talat Bey’i terk etmiş. Talat Bey de bu duruma olan üzgünlüğünü mahur besteyi besteleyerek ortaya koymuş. Eserin sonlandığı gün de eşinin ölüm haberi gelmiş. Buradaki Talat Bey, Huzur’da kavuşma çabalarının anlatıldığı Mümtaz’la Nuran ikilisinden Nuran’ın büyük dedelerinden biri. Romanın farklı yerlerinde Fatma Hanım’ın kendisini seven eşini terk edip gidişi Nuran’ın ağzından sürekli anlatılıyor ve bu hikayenin ailenin kadınlarında genlerle aktarılırcasına eşlerini, sevdiklerini terk etme korkusuna döndüğü vurgulanıyordu. Nitekim Nuran da Mümtaz’la tanışmadan önce eşini terk etmişti.

Huzur’da karşıma çıkan mahur beste, Sahnenin Dışındakiler’de de yer alıyordu. Bu kez onun öyküsünü Talat Paşa’nın iki oğlundan Lütfullah Bey’in eşinin ailesinden Cemal’in – romanın baş kahramanının- ağzından dinliyorduk. Yine aynı motifler aynı korkular küçük küçük dokunduruluyordu ancak kitabın eğildiği konu itibariyle daha seyrek yer alıyordu.

Sahnenin Dışındakiler’den sonra ise ‘Mahur Beste’de bu hikayeyi Cemal’in ailesinin bir başka üyesi olan Atiye Hanım’ın eşi Behçet Bey’in –Romanın ana kahramanının-  ağzından dinliyorduk. Yani geniş bir ailenin farklı üyelerinin farklı dönemlerde geçen öykülerini okurken bir yandan da mahur beste bir efsane gibi herkesin dilinde dolaşıyordu.

Ancak itiraf etmek gerekirse romana adını verdiği için ‘Mahur Beste’yi okurken Talat Paşa’nın öyküsünün ayrıntılarını öğrenmeyi ummuştum. Öteki iki romanda sürekli sözü geçen konuyu Talat Paşa’nın ve Fatma Hanım’ın penceresinden okumayı düşlemiştim. Gelgelelim Tanpınar mahur besteyi yine simgesel olarak kullanıp romanlarının içinde bir örüntü oluşturmayı seçmişti.

Kronolojik olarak Huzur kırklarda, Sahnenin Dışındakiler yirmilerde, ‘Mahur Beste’ de Tanzimat döneminde geçiyordu. Yani romanlar gittikçe geçmişe doğru derinleşse de Talat Paşa’nın öyküsü Tanzimat’tan da önceydi. Dolayısıyla oraya kadar ilerleyemiyoruz.

Bu üç romanın en güzel yanlarından birini de yukarıda anlattığım nehir özelliği oluşturuyor. Yani üçü de birbiriyle ilintili ancak birini okumadan ötekinde geçen olayları anlayamamanız söz konusu değil. Kitapları kronolojik olarak okumak zorunda kalmıyorsunuz. Birbirine bağlı zincir halkalarından çok aynı ağacın farklı dallarına uzanmak gibi. Tanpınar zaten her romanı kendi içerisinde kişilerin davranışlarını enine boyuna çözümleyerek anlattığı için öteki kitaptan edinmediğiniz bilgiler olayların anlaşılırlığını eksiltmiyor. Ancak kitapların birinde ana konunun çevresinde döndüğü kişiyi bir başka kitapta birkaç sayfalığına okuyunca eski bir dostu görmüş gibi sevindiriyor insanı.

Romanlarla ilgili son birkaç söz olarak şunları söylemek istiyorum. SAE ve Sahnenin Dışındakiler kahraman bakış açısıyla yazılmış bu yüzden olaylar kimin ağzından anlatılıyorsa onların pencerelerinden izliyoruz olanı biteni. Öteki kişilerin iç dünyasına doğal olarak daha yabancı kalıyoruz. Ancak Huzur ve Mahur Beste ilahi bakış açısıyla yazılmış. Mahur Beste için değil ancak Huzur için dikkatimi çeken bir nokta oldu. Her ne kadar ilahi bakış açısıyla yazılsa da romanın iki yarısından biri olan Nuran’ın iç dünyasını Mümtaz’a oranla çok daha az görüyoruz. Roman, ilahının Mümtaz olduğu bir kalemle yazılmış gibi. Bunda Tanpınar’ın bir erkek olmasının büyük etkisi var. Sonuçta Nuran için tasarladıkları da ister istemez önce bir erkek zihninden süzülüyor. Bu da iç dünya terazisini Mümtaz lehine kırıyor.

Bunun yanında Huzur’un bir aşk romanı olduğu fikrine de katılmıyorum. Ancak buradaki uyumsuzluğum romandan bağımsız, aşk anlayışı üzerine. Anlatılan aşk hikayelerinin büyük çoğunluğu aşıkların nasıl kavuştukları üzerine yazılı. Nasıl eziyet çektikleri ve belki de nasıl kavuşamadıkları. Oysa aşk ya da sevgi – ya da siz nasıl adlandırıyorsanız – kavuşmanın esas olduğu bir duygudur benim gözümde. Birbirine ulaşamayan aşıkların hikayesi benim için bir kavuşma öyküsü olabilir ancak bir aşk hikayesi olamaz. Bize anlatılan ünlü masallarda da durum aynı. Prens masal boyunca Külkedisi’ne ulaşmayı düşler, Uyuyan Güzel o öpücüğü bekler, Rapunzel ise kurtarılmayı. Ve masalın sonu gelip aşıklar birbirine kavuşunca da aynı cümle çıkar karşımıza: “Ve mutlu mesut yaşadılar.” Benim için aşk oradaki mutlu mesut yaşanan yerin hikayesidir. O nedenle ne yazık ki Huzur bir aşk romanından çok bir huzursuzluk romanıdır gözümde. Olmamışlık, eksiklik ve bolca hayıflanma.

Daha önce söylediğim gibi son günlerde romanlarından sonra yine öğrencilerinin yayınladığı günlüklerini okudum Tanpınar’ın. Şimdiyse öğrencilerinin karalamaları arasından derlediği, “Biterse eserim diyeceğim bir romanım olacak.” dediği, ömrünün son yıllarında üzerinde çalıştığı romanı Aydaki Kadın’ın maalesef ölümü sonucunda üçte ikisi bitmiş hali duruyor önümde.

Günlükleriyle eserlerini zihnimde harmanladıkça şiirlerini elime aldığımda yaşadığım o ikilem kendini kocaman bir saygı duruşuna bıraktı. Tanpınar romanlarında aklının odalarını bize açtıkça şiirleri de anlam kazandı. İşaret ettiği yeri kavrayabildim. Kendisinin de dediği gibi şiir onun estetiği, romanlarıysa asrıyla temas noktasıydı. O her şeyden önce kendini bir şair olarak görüyordu. O nedenle Tanpınar okuduğum şairler arasında ondan ders almasam da kendisini edebi anlamda hocam olarak hissettiğim tek insan oldu.

İyi ki yaşadın hocam!

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir