Zaman – Masaüstü – Puf! – Alıntılar

ZAMAN

Geçen yıl on beş Ağustos’ta yazdığım yazının üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Çalışma masamı anlattığım bir yazıydı. Masamla ilgili ne anlattığımı laf kalabalığı olmaması için burada bir kez daha yinelemeyeceğim. Orada kaldığım noktadan sürdüreceğim konuyu. Ancak bu yazıda neler dönüp biteceğini anlamanız için geçen yılki yazının bağlantısını da bırakıyorum buraya. Buradan erişebilirsiniz.

Özünde bilinçdışımdaki mirasın dürtmesiyle şu paragrafa “Koskoca bir yıl geçmiş o günün üzerinden.” Diyerek biraz da hayıflanarak girmek istiyorum. Ancak samimi olarak zaman kavramına yaşamı daha yaşanabilir kılmanın dışında felsefi olarak inanmadığım için böylesi bir cümle benim gerçek düşüncelerimi doğru yansıtmayacak. Daha önce yayınladığım şiirlerde de ara ara incelemeye çalıştığım – onların da bağlantısını buraya ve buraya ekledim- onların altına alıntıladığım sözlerde de bulabileceğiniz bir yaklaşım kendi adıma. Bir araba dolusu laf edip konuyu en sonda özetlemek yerine girişte anahtar cümleyi verip onun üzerinden ilerlemek istiyorum.

“Geçmiş ve gelecek yoktur yalnızca sonsuz bir şimdi vardır.”

Bu söz on yedinci yüzyılda İngiliz şair Alex Crowley tarafından söylenmiş. Durup düşündüğümde zaman denilen şeyin nerede sözü geçse hep olumsuz ve kötümser duyguları çağrıştırdığını görüyorum. Sürekli “akan, kayıp giden, uçup giden, tükenen, biten, harcanan, sınırlı,” sıfatlarıyla anılıyor. Bir günü yirmi dört saat kabul edip bu koşullanmaya göre yaşıyoruz. Ancak akıp giden bu zaman herkes için aynı hızla tükenmiyor. Zamanın göreceliliğini anlatırken en kolay örnek olarak sevdiğiniz birinin yanında geçen dört saatle sevmediğiniz birinin yanında geçen dört saatin sizde bıraktığı zaman duygusunun ayrımı verilir. Ben de zamanın koşullanmalarımıza bağlı olduğunu düşünüyorum. Saatleri bir kıyıya bırakıp yalnızca güneşin doğuşu ve batışına göre yaşasak zaman algımız buna göre biçimlenir. Ay takvimine göre yaşayan insanlar da Güneş takvimine göre yaşayan insanlar da aynı kara parçasının üzerinde yaşıyor. Ancak farklı zaman algıları var. Bir örnekle inceleyelim.

İslam dini için kutsal günler Güneş takvimine göre her yıl yer değiştiriyor yani teknik olarak günler sabit değil ve hareket ediyor. Öte yandan kutsal günler ay takvimine göre belirlendiği için aynı zamanda da sabitler ve hareket etmiyorlar. Aynı evde yaşayan iki kişiden biri Ay öteki de Güneş takvimine göre yaşasa, örneğin Kurban Bayramı’nı biri hep periyodik olarak aynı günde yaşarken ötekisi ise hep farklı günlerde yaşamış oluyor. Kağıt üzerinde ikisinin bayramı aynı günde yaşaması mümkün görünmüyor. Oysa ikisi de bayrama birlikte giriyor. Neredeyse bir paradoks var gibi duruyor.

Zamanla ilgili duyumsadığım düşünsel çelişki kabaca böyle. Bir de yine yukarıda yarım kalan psikolojik yönünü açmak istiyorum. Her sözü geçtiğinde elimizden kayıp gittiğini duyumsadığımız, geçip gittiği için içimize burukluk veren bu kavramın bize çokça zarar verdiğine inanıyorum. Kim bir şeyleri yitirmeyi sever ki? Üstelik ne kadar çabalarsak çabalayalım gidişine engel olamayacağımızı bile bile. Ortada bitip tükenen bir şey olmamasına karşın böyle bir kavram yaratıp sonra da onun harcanışını izlemek insanı çaresizliğe sürüklüyor. Bu nedenle zaman algısına takılı kalıp kendimi sürekli bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi duyumsamaktansa yaşadığım ana odaklanmaya çalışıyorum. Sonsuz şimdiye. Bu “Anı yaşa!” düşüncesinden de parçalar içerse de bunu tümüyle gamsızlık ve plansızlık düzeyine indirgemiyorum. Gerçek anlamda “az önce, sonra, demin, dün” gibi sözcükler, dediğim gibi yaşamı kolaylaştırmanın dışında dünya görüşümde yer almıyor. Yalnızca sonsuz şimdi var. Eğer bir programdaki gibi yaşamı ileriye veya geriye sarabilseydik o zaman bu sözcüklerin de gerçekliğinden söz edebilirdim. Ancak yaşamımız her anına kolayca müdahale edebildiğimiz bir videodan çok bir canlı yayına benziyor.

Ancak her şeye rağmen ortada ölüm denen bir gerçek de var. Dolayısıyla gün gelecek ve yazdığımız öykünün sonuna geleceğiz. Genel kabule göre bize ayrılan bir zaman var ve bu zamanın sonunda öleceğiz. Dolayısıyla ölümün varlığı bizi bu zamanı iyi değerlendirmek zorunda olduğumuzu hissettiriyor. Ancak ölüme kadar geçen süreyi zaman olarak adlandırıp bir de kısıtlı ve gittikçe tükenen bir olgu olarak yaşamımızın orta noktasına alınca bizi anlamlı yaşamaya güdülemek yerine bir telaşa ve neyi tadarsak tadalım doya doya keyfini çıkaramamaya sürüklüyor. Aslında yukarıda kullandığım gibi yaşamayı bir zorundalık olarak görmüş oluyoruz.

Bu nedenle ben yalnızca dünyanın döndüğüne inanıyorum. Sevdiğim insanlarla zaman geçirmiyorum, dünyanın dönüşüne ortaklık ediyorum. Bu da bana mutluyken bile bir şeyleri yitiriyorum duygusunu önlüyor. Ölüm gerçeğini de bir o kadar farkında olarak ve özümseyerek, yaşadığım her andan keyif almaya, anlamlı yaşamaya çalışıyorum. Nasıl anlamlı yaşanır sorusunun yanıtı ise herkesin kendi benliğinde yanıtlanıyor. Sonuçta tek bir doğru yok!

 

MASAÜSTÜ

Konunun benim için felsefi olan bölümünü de geride bıraktıktan sonra artık bu bir yılda – yaşamı kolaylaştırma adına işe yarar olduğunu söylemiştim, zamana inanmıyorum diyip zaman ölçülerini kullanmamın bir tutarsızlık gibi görünmesini istemem- neler olduğuna geçebiliriz.

Her masaüstü kaplamam bir öncekinden ayrıntılı ve kullanışlı oluyor. İki bin on altı yazından bu yana bu doldurduğum üçüncüsüydü. Öyle görünüyor ki dördüncü de şimdikini geçecek. Önceki yılki gibi bu yıl da üzerine küçük notlar alabileceğim yıllık takvim, okuduğum kitapları not aldığım bir bölüm, staj sonuçları, ”izle-oku-dinle” bölümü, yine genişçe bir karalama alanı ve belki de geçen yıldan on kat daha çok alıntı kaplamada yerini aldı. Bir önceki yıla göre tasarımını biraz daha değiştirip daha ergonomik olması için yer değişiklikleri yapmıştım. Şimdi bu yazıyı bitirdikten sonra yenisini yapmak üzere eskisini çıkarırken yine daha farklı bir tasarım yapacağım. Değişiklik iyidir.

Masanın üzerindeki takvimde ise bir sürü anı birikmiş. Onlarca güzel gün, Trabzonspor’un otuz dört maçı –sonuçları ve golleriyle birlikte-, stajlarla ilgili birçok şey, sınavlarım, geziler, sinemalar, tiyatrolar, konserler… Gademe’nin toplantıları, temsilci toplantıları, kulüplerin ortak toplantıları, bu sitenin duyurusu, ilk entübasyon yapışım, ilk idrar kateteri takışım, akreditasyon ziyaretleri, Tabip Odası’nın düzenlediği Tıp Bayramı Balosu –iyi ki tıp okuyorum dediğim günlerden biriydi, inanılmaz keyif almıştım-, ve değer verdiğim insanlarla birlikte paylaştığımız onlarca lezzetli gün.

Bir de bunların yanında ayrıca söz etmek istediğim birkaç gün var. Her biri için ayrı uzun yazılar yazılsa yeridir. Anlatacak o kadar çok şey var ki. Ancak bu dallanan yazı seçeneklerini şimdilik bekletip ilerideki tarihlere gönderiyorum. Geçelim bu günlerden ilkine: 2 Kasım. Başar’la birlikte Moda sahnesinde Pentagram’ın 666 bilet satışa çıkardığı otuzuncu yıl konseri. Birçoğu bundan otuz yıl önce ilk konsere de gelmiş insanlarla birlikte, şu dünyada canlı izlemeyi en çok istediğim grubun konserine gitmek bize o günden sonra şöyle bir soru miras bırakmıştı: Kaç Moda eder? İki Kasım bizim ölçek günümüz. O güne bir Moda diyerek öteki günleri şimdi size anlatacağım.

28 Kasım. Bu kez de Haluk Bilginer’in Pencere oyunu. Devlet Tiyatrosu’ndakiler alınmasın onu canlı izledikten sonra bambaşka, çok doyurucu bir tat almıştım. Üç dakika boyunca çoraplarını ve ayakkabısını giyişini keyifle izlediğimi varsayarsak daha çok ayrıntıya girmeye gerek kalmıyor: 0.5 Moda.

30 Kasım. Ercan Kesal’ın söyleşisine Gademe olarak katıldığımız, Başar’ın çevikliğiyle Le Petit Ange’ın metnine bir imza kopardığımız harika gün. 0.5 Moda da o. Rüyakar için de Büşra sağ olsun Erdal Beşikçioğlu’ndan almıştık.

7 Aralık. Le Petit Ange’ın ilk gösterimi. AKM’nin sahnesinden sekiz yüz kişiye bakarak oynamanın keyfini asla unutmayacağım. Gelen herkese bir kez daha teşekkürler. Bugünün de değeri doğal olarak daha yüksek: 0.7 Moda.

12 Mart. LPA’nın ikinci gösterimi. Oyundan bir gün önce iki saat genel prova yapıp bir de üzerine eş zamanlı olarak yan sınıfta süren müzik ekibinin genel provasına katılmak zorunda kalınca oyun sabahı yüzde elliden fazla kısık bir ses kaldı elimde. Dokuz yılda o güne dek ilk kez sesimi kısmıştım. O gün için var olan sesimle diyalogları götürme konusunda sorun yaşamayacağıma inanıyordum ancak oyunun içinde “La donna mobile”yi söylediğim yerde tize çıkarken patlayıp patlamayacağıma emin olamıyordum. Bu nedenle gün boyu pastil, sıcak buhar, konuşmama üçlüsüyle sesimi yüzde ellinin üzerine çıkarmayı başarmıştık. Oyuna beş dakika kala herkes sahne arkasında yerine geçmişken ben hala kuliste elim diyaframımın üzerinde patlamadan tize çıkma denemeleri yapıyordum. Çabalarımız karşılıksız kalmadı ve oyunu başarıyla sahneledik. İlkinin heyecanı ayrı olduğu için bu gün 0.5 Moda.

29 Mart. Peri Dili Akustik Konseri. Bu Gademe’nin üçüncü konseriydi ancak benim için öncekilerden çok daha özeldi çünkü ben de şarkı söylemiştim. Hem de Geçmişin Yükü’nü. Üstüne üstlük Başar’la. Yetişkin bir Samet o gün başka ne isteyebilirdi ki? Açgözlülük saymazsanız bir şey daha isterdi can-ı gönülden ancak yapacak bir şey yok tabii ki. Peri Dili: 0.7 Moda.

12-13 Nisan. Acil Tıp Kongresi. Benim açımdan yıl içinde bizzat yönetmediğim ancak bir parçası olmaktan keyif aldığım – hatta itiraf etmek gerekirse kafam rahat bir şekilde yalnızca sunuculuğunu yaptığım için “Aa demek böyle oluyormuş etliye sütlüye dokunmadan bir başkasının çekip çevirdiği bir işte yer almak” dedim. – bir organizasyondu. Düzenleyen herkesin bir kez daha eline sağlık. Kongre aracılığıyla tanıdığım insanların değeri paha biçilemez olmakla birlikte günün değeri: 0.4 Moda

30 Nisan. Ogün Sanlısoy konseri. Adamcağız akustik setle kendi şarkılarını çalarken son şarkıya geldiğinde ne istersiniz sorusuna bütün salonun “Saydım”, Başar’la benim de “Brain on the Wall” diye bağırmamız, Ogün’ün “Siz Trabzon’da ne arıyorsunuz?” bakışı ve çıkışta pusuya yatıp fotoğraf çektirmemiz günün özeti. 0.2 Moda

Biraz hızlanıp Mayıs ve Haziran aylarını geçiyorum. Nisan sonundan bu yana içime dolan papatya kokuları için sizi şiirlerime yönlendiriyorum.

21-22 Temmuz. İki bin on altı Ağustos’unda bitirdiğim Boşlukla Konuşan Adam’dan sonra tam üç yıldır bir köşede tuttuğum öykü yazma planımın gerçeğe büründüğü günler. Konseptini iki bin on sekiz Eylül’ünde karaladığım bir buçuk sayfalık adsız öykü fikrinin Arkadaş’a dönüşmesi. Sanırım toplamda beş bölümde öyküyü yayımlamış olurum. Kim bilir bugün ekranınızda yarın elinizde olur.

Bu günlerin dışında genel cerrahi staj sınavlarında simüle hasta olmam gibi değişik ve güzel birçok anı daha var. Ancak daha fazla uzatmayalım bu bölümü.

 

PUF!

Belki de bu yazının en anlamlı yerine geldik. Bu bir yıl içinde bireysel olarak, kendimde neleri değiştirdim? Elbette oturup uzun uzadıya şu huyumu değiştirdim, önceden böyle yapardım şimdi böyle yapıyorum diye anlatmayacağım. Bu gibi ayrıntılardan çok daha önemli bir konu var ki o da bakış açımdaki değişiklik. Yıllar içinde ruhsal açıdan olumsuz olayların, kendi kendime kurduğum kısır döngülerin, tatsız durumların birikmesiyle takvimin başladığı Eylül ayından bu yana sırasıyla üzgünlük, umutsuzluk, burukluk ve donukluk duygularını yaşamamla birlikte Nisan ayı gibi, tam olarak tabağın dibini ekmekle sıyırırken tesadüfen tanıştığım bir kitapla (Engin Geçtan – İnsan Olmak, bu kitabı ben anlatmayayım siz okuyun. Ama kulak arkası etmeyin, kesinlikle okumalısınız. İlk kez bir kitabı başucu kitabı yaptım. İlk kez bir kitabı öyle üzerinden uzun zaman geçmeden ikinci kez okudum. İlk kez bir kitabı bundan sonra da tekrar tekrar okumayı planlıyorum.) üzerimdeki ölü toprağına “Puf!” dedim.

Kolay mı oldu? Her şeyi hallettim mi? Artık dört dörtlük mü yaşıyorum? Hayır elbette. İnsanlara sevgi duyma eksenli bir ortamın içinde büyümeyişimin üzerimde yarattığı olumsuz etkiyi gördüğüm, önce kendini ancak yalnızca kendini değil düşüncesini ayırt ettiğim bir dönem geçirdim ve geçiriyorum. İnsanın içinde bulunduğu olumsuzlukları göremeyip onların içinde sürüklenmesi yaralayıcı bir duygu. Bu yüzden farkına varmak çok değerli. Tabii ki bir şeyleri farkına varmak değiştirmek için gerekli olsa da yeterli olmuyor. Ancak farkına varmadan da değiştirilemiyor. Bana zarar veren belli kalıplar bir günde oluşmadığı gibi bir günde de ortadan kalkmıyor. Ancak her gün daha çok yol aldığımı görebiliyorum. Dönem dönem, yerleşmiş düşünce ve davranışlarımı beni yaralamayanlarla yer değiştirmeye çalışırken bocalıyorum. Bilinçdışının yoğun baskısı zarar vereni, bilincin farkındalığı zararsızı desteklerken kimi zaman bilinçdışına eskisi gibi kapılıyorum. Ancak bu kapılma giderek azalıyor ve seyrekleşiyor. İşte bunu görmek sevindirici.

 

ALINTILAR

Bu yıl gerçekten masanın üstünde çok alıntı var. Dolayısıyla geçen yılki gibi tümünü buraya aktarmam yazıyı aşırı uzatır. Mecburen alıntıların içinden ben de on alıntı yapmaya çalışacağım. Başlayalım.

  • İnsanları kıymetine göre nesnel değerlendirme çabası içinde olma. İradesinin kötülüğü, anlayışının sınırlılığını, fikirlerinin tersliğini düşünme. İlki nefrete ikincisi küçümsemeye iter. Istıraplarına, acılarına, ihtiyaçlarına, endişelerine yoğunlaş. Şefkat ve merhameti tadacaksın.
    • Schopenhauer
  • Dışarıdan sürekli duyduğun sesleri bir süre sonra içselleştirirsin. Yanında sana iyimser ve yapıcı iç ses olacak insanlarla birlikte yaşa.
    • Russell – Mutlu Olma Sanatı
  • Umutsuz durum yoktur, umutsuz insan vardır. Ben umudumu hiç yitirmedim.
    • K. Atatürk
  • Her insanın öyküsü vardır ama her insanın şiiri yoktur.
    • Özdemir Asaf
  • Babanız içeride şiir yazıyor diye çocuklarımı sessiz ağlattım ben.
    • Hatice Erbaş
  • Alçaklıktan öylesine nefret ederim ki bir haini omuzlarının üzerinde başıyla görmeye dayanamam.
    • Caligula – A. Camus
  • Ben bir intiharda suçlu olduğu için hakkında dava açılmış bir kurum veya kişi bilmiyorum.
    • Muammer Karadaş – İntihar Şairleri
  • Bittiği için üzülme, yaşadığın için sevin. Biri ölünce öldü demiyorum yaşadı diyorum.
    • Aytuğ Akdoğan
  • Bir gün Beethoven’a çaldığı bir parçada neyi anlatmak istediğini sorarlar. O da aynı parçayı yeniden çalar ve “İşte bunu.” der.
  • En zor şey, karanlık bir odada bir kara kediyi bulmaktır, özellikle odada kedi yoksa.
    • Konfüçyüs

 

Bunların yanında çok fazla şiir yer alıyor. Onların içinden de on farklı şairden on farklı şiir alıntılıyorum.

  • Bazı adamlar aşkı
  • İtip odalara karartır
  • Bazı kadınlar için aşk
  • Şöyle bir rüyasız sere serpe
  • Şöyle bir korkmadan uyumadır
    • Gülten Akın – Oyun
  • Sen yok musun sen?..
  • Vişnenin vişneliğini
  • Kayısının kayısılığını
  • Üzümün üzümlüğünü bildiği kadar kendini bilsen
    • Bedri Rahmi Eyüboğlu – Ah!.. Sen…
  • Ne olurdu kokunun da
  • fotoğrafı olsaydı
  • Sesin fotoğrafı
  • Boşluğun fotoğrafı
  • Parmak uçlarındaki karıncanın
  • Ruhtaki üşümenin…
  • Ölüm kimseyi bu kadar yalnız bırakmazdı
    • Şükrü Erbaş – 11
  • Kim bir şairi kırsa
  • Şair gider bir dizeyi kırar mesela
  • Bilirim kim dokunsa şiire
  • Eline bir kıymık saplanacak
  • Bilirim kırılmış dizeleri tamir etmez zaman
  • Yorgunum oysa
  • Durmadan kendime bir tunç uyak aramaktan
    • Didem Madak – Kalbimin En Doğusundan
  • İmge avlama
  • Gelirse kapıyı aç
  • Düşüncenin içsel sesidir imge
    • Sabahattin Kudret Aksal – Şiir Üzerine Notlar
  • Yıkılışlar, kalkışlar
  • Aynı güne rastlamasa
  • Öğlen bir dostu gömdüm
  • Gece eğlentideydim
  • Suç benim miydi, çağ?
    • Behçet Necatigil – Çember
  • Ve benim birdenbire
  • Yüzünü değil
  • Gözünü değil
  • Senin sesini göresim geldi
    • Nazım Hikmet
  • Yalnız hem kaptanı
  • Hem de tek yolcusudur
  • Batmakta olan gemisinin
  • Onun için
  • Ne sonuncu ayrılabilir gemisinden
  • Ne de ilkin
    • Özdemir Asaf – Yalnızın Durumları
  • Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
  • Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
  • Bak nasıl beyaza keser gibisine yedi renk
  • Birleşiyoruz sessizce
    • Edip Cansever – Yerçekimli Karanfil
  • Bir kez daha diyeyim
  • Özenle katlanmış mendil gibisin
  • Sil beni n’olur kırk yıllık kirim pasım gitsin
    • Cemal Süreya – Gitsin Efendim

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Zaman – Masaüstü – Puf! – Alıntılar için 1 cevap

  1. Farklibirozgurluk diyorki:

    Hiçliği bulmuşsun da ışık yakamamışsın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir